17 Kasım 2020

Sekar (3.8) Raporu

 Sekar (3.8) raporu

Allah Karanlık Enerji’dir.

“…..Sınırsızca büyük O’dur….”

Rad suresi 9.ayet

 

“…,karanlıklara ve nura vucud vermiştir…”

En‘am suresi 1.ayet,

Sek Saydam Sınırsız Karanlık Enerji‘nin (Allah) kütlesel dönüşümünün ilk döneminden günümüze kadar. Evren‘in genişlemesinin grafik tarzındaki temsili.WMAP uydusu verileriyle 2006 yılında hazırlanmıştır.

                                                                                                                       Salim Kuyumcu

                                                                                                                    Makina Mühendisi 


Bu kitapta kullanılan Kur’an-ı Kerim meali Prof. Dr. Yaşar Nuri ÖZTÜRK çalışmasıdır.


İçindekiler

(Talak suresi 12.ayet : “7gök & 7gök”)

MÖ 4000 Sümer 1.Kralı İlk Peygamber Alulim‘e (Adapa / Adem) verilen: “Evren yaratılış planı” : 7 gök 

-İlk "cennet ve yeryüzü için planlarını tamamladı" Uanna olduğunu, 

-İkinci "kapsamlı zeka ile donatılmış olan" Uannedugga olduğunu,

-Üçüncü "iyi bir kader tahsis edildi" Enmedugga geldi, 

-Sonraki "bir evde doğdu" Enmegalamma oldu, 

-Beşinci "mera arazisi üzerinde büyüdü" Enmebulugga oldu , 

-Altıncı An-Enlilda "Eridu Şehrinin hokkabaz" dir, 

-Ve son Utuabzu geldi "göğe." 

                    İngilizce Vikipedia Apkallu bilgisinden alıntıdır.

                                                                                                                                sayfa

1.gök                                                                                                                          3

Nur (Atom)

Levh-i Mahfuz (Kimya Periyodik Tablo)

Cennetin 8.kapısı

Cehennemin 7 kapısı

19 Kuralı

2.gök                                                                                                                          14

Büyük Patlama

3.gök                                                                                                                          31

Melekler

4.gök                                                                                                                          32

1.gün Utu→Güneş………………………….…...4.570 milyar yıl

2.gün Ki (Ninhursag)→Yerküre/Toprak…..…..4.467 milyar yıl

3.gün Nanna→Ay……….……………………….4.427 milyar yıl

4.gün Enki→Su……………………….………….4.100 milyar yıl

5.gün İnanna→Yaşam………….……………….3.850 milyar yıl 

6.gün Enlil→Hava……………..……..………….3.800 milyar yıl

5.gök                                                                                                                          39

Evrim ayetleri

İnsanın biyolojik soy ağacı

İnsanın evrimi

6.gök                                                                                                                          65

MÖ 4000 Sümer 1.Kralı İlk Peygamber Alulim (Adapa/ Adem)

MÖ 2900 Sümer Şuruppak Kralı Peygamber Ziusudra (Utnapiştim / Nuh)

Nuh’un Gemisi

MÖ 2800 Sümer Kish Kralı Peygamber Çoban (Etana)

Baruch Spinoza (Rahman suresi 24.ayet)

1.İsrafil Zulkarneyn Mustafa Kemal Atatürk

Yıldız Fizikçi Albert Einstein (Necm suresi 49.ayet)

2.İsrafil Edebiyatçı Hüseyin Cemil Meriç

7.gök                                                                                                                         112

3.İsrafil Sekar (3.8) Salim Kuyumcu

Mümin suresi 15.ayet (Peygamber İsa’nın Ruhu)

Müdessir suresi 27.ayet (Sekar (3.8) delili)

Bakara suresi 33.ayet

Rahman suresi 29.ayet (Allah demek Kuvvet demek)

Kur’an-ı Kerim

“Nihayet, tartışılmaz ve karşı çıkılmaz bilgi önümüze dikildi.” 

               Müdessir suresi 47.ayet,

1.gök

(İlk "cennet ve yeryüzü için planlarını tamamladı" Uanna olduğunu,)


“Allah, göklerin ve yerin Nur’udur. Onun nurunun örneği, içinde çerağ bulunan bir kandile benzer. Kandil, bir sırça içerisindedir. Sırça, inciden bir yıldız gibidir ki, doğuya da batıya da nispeti olmayan bereketli bir zeytin ağacından yakılır. Bu ağacın yağı neredeyse ateş dokunmasa bile ışık saçar. Nur üzerine nurdur o. Allah, dilediğini kendi nuruna klavuzlar. Allah, insanlara örnekler verir. Allah her şeyi bilmektedir.”    

Nur suresi 35.ayet

Nur demek Atom demek

Çerağ demek Çekirdek (Proton ve Nötron) demek

Sırça demek Karanlık Enerji (Allah) demek

Bir yıldız gibidir demek elektronlar demek

Zeytin ağacı demek Proton ve Nötronu oluşturan kuarklar demek


Atom

Atom

 

Helyum atomunun yer aldığı grafikteki pembe kısım çekirdeği, siyah kısım ise elektron bulutunun dağılımı göstermektedir. Sağ üst köşede yer alan çekirdeğin büyütülmüş hâlindeki kırmızı küreler protonları, mor küreler ise nötronları göstermektedir. Çekirdek, gerçekte küresel simetriye sahiptir, ancak daha karmaşık çekirdekler için durum farklıdır. Siyah çizgi, bir ångströmdür (10-10 m ya da 100 pm).


Sınıflandırma Kimyasal elementlerin bilinen en küçük birimi

Kütle

1.67×10-27 - 4.52×10-25 kg

Elektrik yükü

Sıfır (yüksüz) ya da iyon yüklü


Yük çapı

62 pm (He) - 520 pm (Cs) (veri sayfası)


Atom veya zerre, bilinen evrendeki tüm maddenin kimyasal ve fiziksel niteliklerini taşıyan en küçük yapı taşıdır. Atom Yunancada bölünemez anlamına gelen atomustan türemiştir. Atomus sözcüğünü ortaya atan ilk kişi MÖ 440'lı yıllarda yaşamış Demokritos'tur. Gözle görülmesi imkânsız, çok küçük bir parçacıktır ve sadece taramalı tünelleme mikroskobu (atomik kuvvet mikroskobu) vb. ile incelenebilir. Bir atomda, çekirdeği saran negatif yüklü bir elektron bulutu vardır. Çekirdek ise pozitif yüklü protonlar ve yüksüz nötronlardan oluşur. Atomdaki proton sayısı elektron sayısına eşit olduğunda atom elektriksel olarak yüksüzdür. Elektron ve proton sayıları eşit değilse bu parçacık iyon olarak adlandırılır. İyonlar oldukça kararsız yapılardır ve yüksek enerjilerinden kurtulmak için ortamdaki başka iyon ve atomlarla etkileşime girerler.

Bir atom, sahip olduğu proton ve nötron sayısına göre sınıflandırılır: atomdaki proton sayısı kimyasal elementi tanımlarken, nötron sayısı da bu elementin izotopunu tanımlar. Her elementin radyoaktif bozunma veren en az bir izotopu vardır.

Elektronlar belirli enerji seviyelerinde bulunur ve foton salınımı veya emilimi yaparak farklı seviyeler arasında geçişlerde bulunabilirler. Elektron, elementin kimyasal özelliklerini belirlemesinin yanı sıra atomun manyetik özellikleri üzerinde de oldukça etkilidir.

 

İçindekiler

1Tarihi

2Atomun Yapısal Özellikleri

2.1Atomaltı parçacıklar

2.2Çekirdek

Tarihi

Aristoteles'in maddeye bakışı kendinden önce yaşamış olan filozoflara olan tepkisini ifade eder. O, Empedocles'in düşüncesine katılmış ve her şeyin dört ana maddeden yapıldığını savunmuştur. Bu dört ana madde ateş, su, toprak ve havadır.

Bu zamanı izleyen çağlarda bu düşüncelere bir ilave yapılmadı, ilk kez 1803 yılında John Dalton modern atom kavramını ortaya attı. John Dalton, kimyasal reaksiyonlarda maddenin tam sayılarla belirlenen oranlarda tepkimeye girdiğini gösterdi ve dolayısıyla, maddelerin atom denen sayılabilir ama bölünemez parçalardan oluştuğunu ifade etti. Buna ek olarak, atomların kütlelerini ortaya koyan bir tablo hazırladı.

1869 yılında Rus kimyacı Dmitri Mendeleyev o zaman için bilinen elementleri düzenleyen bir periyodik tablo geliştirdi. J.J. Thomson 1897 yılında elektronu keşfetti. 1911 yılında Ernest Rutherford günümüz atom modelinin temelini teşkil eden yapıyı ortaya koydu: atomun, kütlesinin büyük bir kısmını oluşturan bir çekirdek ve bu çekirdek etrafında dönen elektronlardan oluşmaktadır. Rutherford çekirdeği oluşturan pozitif yüklü parçacığa proton adını verdi.

1932 yılında James Chadwick nötronu (adı, elektrik yükü 0 olduğundan, yani nötr olduğundan, nötron olmuştur.) buldu ve bu sayede 1935'te Nobel Fizik Ödülü'nü aldı. Daha sonra kuantum teorisi doğrultusunda Niels Bohr, Bohr atom modelini ortaya attı ve elektronların belli yörüngelerde bulunabildiğini ve bunun Planck sabiti ile ilgili olduğunu ifade etti. Bohr'un modelinin üzerinde, daha sonraki deneylerde bulunanlarla örtüşmesi için birçok ekleme ve çıkarma yapıldı. Bohr modelinin "yamalı bohça" lakabını alması bundan ileri modelini yapmıştır.

Atomun Yapısal Özellikleri

Niels Bohr'un modeli ise modern atom teorisine en yakın modellerinden biridir. Bohr'a göre elektronlar çekirdeğin çevresinde rastgele yerlerde değil, çekirdekten belirli uzaklıklarda bulunan katmanlarda döner. Bohr da tasarladığı bu modelle Nobel ödülüne de lâyık görülmüştür.

Atomun yapısını açıklayan ve bugün için kabul edilen son teori Kuantum Atom Teorisi'dir. Kuantum Atom Teorisi'ne göre atom modeli Bohr atom modelinden farklıdır. Bohr Atom Modeli'ne göre atomun merkezindeki çekirdeğin etrafında elektronlar çember şeklindeki yörüngelerde dolanmaktadırlar. Her bir çember yörünge belli enerji seviyesine sahiptir. Yörüngeler arası elektronik geçişler atomun renkli görünmesine neden olur. Ancak belli bir zaman sonra Bohr atom modelinin birçok spektrumu açıklayamadığından yetersizliği ortaya çıkmıştır.

Kuantum Atom Modeli'ne göre ise atomun merkezinde bulunan çekirdeğin etrafındaki elektronlar belli bölgelerde yani orbitallerde bulunurlar. Belli enerji seviyelerine sahip orbitaller atomu oluşturan küresel katmanlarda bulunur. Portakal kabuğu şeklinde iç içe geçmiş küresel katmanlardaki orbitallerin belli şekilleri ve açıları(yönelmeleri) mevcuttur. Orbitallerin bulunduğu katmanların enerji seviyelerinin başkuantum sayısı belirler. n = 1,2,3,. . .gibi tam sayılarla ifade edilir. Orbitallerin şeklini ise l yan kuantum sayıları belirler. l = 0(s), 1(p), 2(d),. .(n-1) e kadar değerler alır. Orbitallerin doğrultularını(açılarını) veren ml yan kuantum sayısı ml=-l. . .0. .+l değerlerini alır. Elektronların spini gösteren ms kuantum sayısı da +1/2 veya -1/2 değerlerini alabilir.

Bir atomun çapı, elektron bulutu da dahil olmak üzere yaklaşık   cm civarındadır. Atom çekirdeğinin çapı ise   cm kadardır. Atomlar, boyutlarının görünür ışığın dalga boyundan çok küçük olması sebebiyle optik mikroskoplarla görüntülenemezler. Atomların pozisyonlarını belirleyebilmek için elektron mikroskobu, x ışını mikroskobu, nükleer manyetik rezonans (NMR) spektroskopisi gibi araç ve yöntemler kullanılır.

Yalnız elektronlar çekirdek çevresinde ancak belirli enerji seviyelerine sahip yörüngelerde dönerler, konumları ancak bir olasılık fonksiyonu ile ifade edilebilir. Elektronlar çekirdeğin etrafında bulutsu bir şekildedir.

Atomaltı parçacıklar 

 

Sadece proton parçacığının bulunup tekli işlev gördüğü Bohr Atom Modeli


Atomların içi dolu ve bölünmez olduğu fikrini savunan John Dalton'un ilk atom modeli ve atom hakkında ilk bilimsel yaklaşımıdır (1808).

Atom sözcüğü her ne kadar “daha küçük parçacıklara bölünemeyen” gibi bir anlam taşısa da, çağdaş bilimde atom “atomaltı parçacıkların birleşimi” olarak tanımlanır. Atomdaki üç temel parçacık elektron, proton ve nötrondur. Bütün elementlerin atomlarında bu üç parçacık mutlaka bulunur; tek istisnası hidrojen-1 atomudur ki bu atomda nötron yoktur. Ayrıca herhangi bir hidrojen katyonunun elektronu da yoktur. Bundan dolayı hidrojen-1 atomunun katyonuna proton da denir.



Helyum atomunun sadeleştirilmiş haliyle atom modeli: İki protondan (kırmızı) ve iki nötrondan (yeşil), ayrıca etrafında dönen (sarı) elektronlar.

Negatif yüklü olan elektron, bu parçacıklar arasında 9.11−31 kg ile en hafif olanıdır. Boyutlarının ölçümü mevcut tekniklerle mümkün değildir. Proton pozitif yüklüdür ve kütlesi, 1.6726−27 kg, yani elektronun kütlesinin 1836 katıdır. Protonun kütlesi, atomdaki bağlanma enerjisine göre değişiklik gösterip azalabilir. Nötron ise yüksüz bir parçacıktır ve kütlesi 1.6929−27kg’dır. Nötron ve protonların boyutları, her ne kadar yüzeyleri tam olarak tanımlanamasa da, birbirlerine yakın değerdedir.

Standart modele göre, proton ve nötronlar kuark adı verilen temel parçacıklardan oluşurlar. Kuarklar bir çeşit fermiyondur ve maddenin iki temel bileşeninden (diğer bileşen leptondur) biridir. Her biri +2/3 veya -1/3 yüklü olan altı çeşit kuark vardır. Protonlar iki yukarı kuark bir tane de aşağı kuarkdan oluşur. Böylece yükü " 2.(+2/3) + 1.(-1/3)= +1 ", yani pozitif olur. Nötronlar ise iki aşağı kuark bir de yukarı kuarktan oluşur ve " 1.(+2/3) + 2.(-1/3) = 0 " sonucu yüksüz olurlar. (Bu hesaplarda +2/3 yukarı kuark, -1/3 ise aşağı kuarkları gösteriyor). Bileşimlerindeki bu farklılık yüklerinin yanı sıra kütlelerinin de değişik olmasına neden olur. Kuarkları, gluonlar aracılığıyla, güçlü çekirdek kuvveti bir arada tutar. Gluon, fiziksel kuvvetleri sağlayan gauge bozonlarından biridir.

Çekirdek 

Çekirdeği bir arada tutmak için gerekli olan enerjinin izotoplara göre değişimini gösteren bir grafik

Bir atomdaki bütün Proton ve Nötronlar, atomun boyutuna kıyasla çok küçük bir alana sahip olan çekirdektedir. Proton ve nötronun ikisi birden nükleon olarak adlandırılır. Bir çekirdeğin yarıçapı, toplam nükleon sayısı A olan bir atomda   fmdir. Nükleonları "residual strong force" adı verilen kısa menzilli bir çekici güç bir arada tutar. Bu kuvvet 2.5 fmden daha kısa uzaklıklarda, pozitif yüklü protonların birbirlerini itmelerine neden olan elektrostatik güçten çok daha güçlü bir kuvvettir. Bir atomdaki proton sayısına atom numarası denir. Bir elementin bütün atomlarındaki proton sayısı aynıdır. Örneğin demirin atom numarası 26’dır ve dolayısıyla 26 proton bulunduran bütün atomlar demir elementine aittir. Bir elementin atomları arasında nötron sayısı farklılık gösterebilir. Farklı nötron sayılarına sahip aynı element atomlarına izotop denir. Nötron sayısının proton sayısına oranı çekirdeğin kararlılığını belirler.

Nötron ve protonlar farklı fermiyon türleridir. Kuantum mekaniğinin kurallarından Pauli dışarlama ilkesine göre iki benzer fermiyon aynı zaman içinde aynı kuantum durumunda bulunumaz. Yani her proton ve nötron farklı bir yerde bulunmalıdır. Bu yasak, aynı kuantum durumda bulunan bir proton ve nötron için geçerli değildir.

Barındırdığı nötron ve proton sayılarının çok farklı olduğu bir çekirdek, radyoaktif bozunmaya uğrayıp daha düşük bir enerji seviyesine geçerek nötron ve proton sayılarını birbirine yakın değerlere çeker. Birbirine yakın sayıda proton ve nötron içeren çekirdekler radyoaktif bozunmaya karşı daha kararlıdır. Ancak atom numarası arttıkça, protonların birbirlerine uyguladıkları elektrostatik itme kuvvetleri artacağından, protonlar arasına girerek bu itmeleri azaltan nötron sayısı giderek çoğalır. Bunun sonucunda atom numarası 20’nin üzerinde (20, kalsiyumun atom numarasıdır) nötron ve proton sayıları eşit kararlı çekirdekler bulunmaz. Atom numarası arttıkça, kararlı bir çekirdek için gerekli olan nötron/proton oranı 1.5’e doğru kayar.


İki protonun füzyona uğrayarak bir nötron ve bir protona dönüşmesini gösteren bir çizim. Füzyon sonucunda pozitron(e+) ve elektron nötrinosu salınır.

Atom çekirdeğindeki proton ve nötron sayıları değiştirilebilse de bu çok büyük bir enerji gerektirir ve bu olay sonucunda, çekirdeğin değişmesi için emilen enerjiden daha fazla enerji dışarı salınır. Çekirdeğin daha az sayıda nükleon içeren çekirdeklere bölünmesine fizyon denir. Birden fazla çekirdeğin birleşerek daha çok nükleon içeren çekirdeklere dönüşmesine ise nükleer füzyon denir ve füzyonun gerçekleşmesi için gerekli olan enerji, nükleer fizyon için gerekli enerjiden çok daha fazladır. Yine füzyon sonucunda ortaya çıkan enerji, fisyonun ortaya çıkardığı enerjiden de fazladır. Yıldızlardaki muazzam enerji salınımının kaynağı füzyondur. Düşük enerjili yıldızlarda küçük atom numaralı çekirdekler (hidrojen, helyum), yüksek enerjili yıldızlarda ise daha büyük atom numaralı (karbon, oksijen) çekirdekler füzyona uğrar. Yıldızdaki çoğu çekirdek demire dönüştüğünde, demirin füzyonu için gerekli yüksek enerji sağlanamadığından yıldız kütlesine göre bir beyaz cüce, kızıl dev veya kara delik dönüşür.


“Korunmuş bir levhada / Levh-i Mahfuz’dadır”

                                                  Buruc suresi 22.ayet


Korunmuş bir levha demek Kimya Periyodik Tablo demek


Periyodik tablo

Periyodik tablo, kimyasal elementlerin sınıflandırılması için geliştirilmiş tablodur. Dilimizde periyodik tablo, periyodik cetvel, periyodik çizelge, elementler tablosu gibi birçok şekilde isimlendirilmiştir. Bu tablo bilinen bütün elementlerin artan atom numaralarına (buna proton sayısı da denir) göre bir sıralanışıdır. Periyodik cetvelden önce de bu yönde çalışmalar yapılmış olmakla birlikte, icadı genellikle Rus kimyager Dmitri Mendeleyev'e mal edilir. 1869'da Mendeleyev, tabloyu, atomların artan atom ağırlıklarına göre sıralandıklarında belli özelliklerin tekrarlanıyor olmasından oluşturmuştur.[1][2] 117. Elementin güncellenmiş adı "Tennessine"dir.

 

İçindekiler

1Genel bakış

2Grup, periyot ve bloklar

2.1Grup

2.2Periyot

2.3Blok

3Düzenli değişimler

3.1Atom yarıçapı

3.2İyonlaşma enerjisi

3.3Elektronegatiflik

3.4Diğer özellikler

4Tarihçe

4.1Moseley ve modern periyodik yasa

5Kaynakça

6Dış bağlantılar

Genel bakış

Periyodik tablo







 

Grup, periyot ve bloklar

Grup

Dış katman elektron dizilimi aynı olan elementlerin oluşturduğu birliğe grup denir. Gruplar periyodik tablodaki sütunlardır. Aynı gruptaki elementlerin kimyasal özellikleri aynıdır.[3][4][5]

Gruplar iki şekilde adlandırılır. Birincisi IUPAC'ın önerdiği 1'den 18'e kadar olan sayılardır. İkincisi ise daha sık kullanılan harf (A,B) ve rakamlardan oluşan adlandırmadır.

Grupların özel isimleri

Grup İsmi

1 alkali metal


2 toprak alkali metal


13 bor grubu


14 karbon grubu


15 azot grubu


16 kalkojen


17 halojen


18 soygaz 


Periyot

Periyodik tablodaki satırlara periyot denir. Toplam yedi periyot vardır. Altıncı periyot 32 elemente sahip uzun bir periyottur, bu periyodun 14 elementi aşağıya taşınmıştır. Bunlara lantanit denir. Aynı şey yedinci periyot için de geçerlidir. Yedinci periyottan ayrılan bölümlere ise aktinit denir.[6]

Blok

 

Son orbitallerine göre elementler

Elementler (hidrojen ve helyum dışında) değerlik orbitallerine göre s,p, d ve f olmak üzere dört ana bloğa ayrılır. s ve p ana grup, d ve f yan grup olarak bilinir.[7]

           

f bloğunun altta olduğu bilindik görünüm (sol) f bloğu asıl yerine taşındığında oluşan görünüm (sağ)

Düzenli değişimler

Periyodik tabloda soldan sağa ya da yukarıdan aşağı gidildikçe düzenli değişen birtakım özellikler vardır.

Atom yarıçapı

Atom yarıçapının atom numarasına göre değşimi

Atomların büyüklüğü ölçülürken Van der Waals yarıçapı dikkate alınır. Çekirdekle dış katmanlarda bulunan elektronlar arasındaki çekim kuvveti ne kadar büyük olursa atom yarıçapı da o kadar küçük olur. Örneğin ikinci periyot elementlerinden lityumun son katman elektronu 3 protonla çekilirken, florunki 9 proton tarafından çekilir. Bu yüzden soldan sağa gidildikçe yarıçap azalır.

Yukarıdan aşağı gidildikçe dış katman elektronları çekirdekten daha uzakta bulunur. Atom yarıçapı artar.

İyonlaşma enerjisi

İyonlaşma enerjilerinin, atom numarası ile değişimini gösteren grafik

Gaz halde bulunan bir atomdan bir elektron koparmak için gereken enerjiye iyonlaşma enerjisi denir. Soldan sağa gidildikçe çekirdekle son katman elektronları arasındaki çekim kuvveti artacağından iyonlaştırmak için daha fazla enerjiye gerek vardır. O yüzden soldan sağa gidildikçe düzenli olarak artış beklenir ancak 2A ve 5A elementlerinin küresel simetrik özelliğinden dolayı sıralamada yerleri farklıdır.

1A<3A<2A<4A<6A<5A<7A<8A

Bir elektronu uzaklaştırmak için gereken enerji, elektronun çekirdekten uzaklığına bağlıdır. Bu sebeple yukarıdan aşağı inildikçe atom yarıçapı arttığından iyonlaşma enerjisi azalır.

Elektronegatiflik

Yukarıdan aşağı inildikçe azalan elektronegatiflik

Elektronegatiflik, bir atomun kimyasal bağdaki elektronları kendine doğru çekme yeteneğinin bir ölçüsüdür. Doğrudan bir ölçümü yoktur, ancak iyonlaşma enerjisi ve elektron ilgisinin aritmetik ortalaması olarak düşünülebilir.[8]

Soldan sağa doğru iyonlaşma enerjisi ve elektron ilgisi arttığından elektronegatiflik artar. Aşağıdan yukarı ise azalır.[8]



Diğer özellikler

Bir periyotta soldan sağa doğru gidildikçe,

Proton, nötron sayıları ve kütle numarası artar.

Atom numarası artar.

Değerlik elektron sayısı artar.

Elektron alma isteği (ametalik özellik) artar.

Yörünge sayısı değişmez.

Atom hacmi ve çapı azalır.

Bir grupta yukarıdan aşağıya inildikçe,

Proton, nötron sayıları ve kütle numarası artar.

Atom numarası artar.

Değerlik elektron sayısı değişmez (Bu nedenle aynı gruptaki elementlerin kimyasal özellikleri benzerdir).

Elektron verme isteği (metalik karakter) artar.

Yörünge sayısı artar.

Atom hacmi ve çapı artar.

Tarihçe 

Dimitri İvanoviç Mendeleyev

Altın, gümüş, kalay, bakır, kurşun ve cıva demir gibi elementler eski çağlardan beri biliniyordu. Bir elementin ilk bilimsel olarak bulunması 1649 yılında Henning Brand'ın fosforu bulmasıyla başlamıştır. Bundan sonraki 200 yıl boyunca elementler ve onların bileşikleri hakkında kimyacılar tarafından pek çok bilgi elde edilmiştir. Bununla beraber 1869 yılına kadar toplam 63 element bulunabilmiştir.

1817 yılında Johann Dobereiner benzer kimyasal özelliklere sahip olan stronsiyum, kalsiyum ve baryuma bakarak, stronsiyumun atom ağırlığının kalsiyum ve baryum atom ağırlıklarının ortasında olduğuna dikkat çekmiştir. 1829 yılında klor, brom ve iyot üçlüsünün de benzer özellikler gösterdiği bulunmuştu. Yine benzer davranış lityum,sodyum ve potasyum için de gözleniyordu. 1829 ve 1858 yılları arasında bu konuda pek çok araştırma yapıldı. Bu sırada halojenler grubu katıldı. Oksijen, kükürt, selenyum ve tellür bir grubun üyesi olarak düşünülürken azot, fosfor, arsenik, antimon ve bizmut başka bir grup içine yerleştirildiler.

İlk periyodik tabloyu oluşturma şerefi Fransız bilim adamı A. E. Beguyer de Chancourtois'e düştü. De Chancourtois, silindirin çevresine 16 kütle birimleri yerleştirerek element ve iyonları buraya oturttu. Benzer özelliklerdeki elementler bu silindir üzerinde düşey satırlarda gruba ayırmıştı. Atom ağırlıkları sekizin katı kadar olan elementlerin özellikleri benzerdi. 1864 yılında yazılan bir yazıda Newlands bunu Oktav kanunu (Law of Octaves) olarak tanımladı. Bu kanuna göre herhangi bir element tablodaki sekizinci elementle benzerlikler gösteriyordu.

Genelde periyodik tablonun babası olarak Alman bilim adamı Julius Lothar Meyer ve Rus bilim adamı Dimitri Mendeleyev kabul edilir. Her ikisi de birbirinden habersiz olarak dikkate değer benzer sonuçlar ürettiler. Mendeleyev atomların artan atom ağırlıklarına göre sıralandıklarında belli özelliklerin tekrarlandığını görmüştür. Daha sonra elementleri tekrarlanan özelliklerine göre alt alta sıralayarak ilk iki periyodu yedişer, sonraki üç periyodu ise onyedişer element içeren bir periyodik sistem hazırlamıştır. Mendeleyev'in hazırladığı periyodik sistemde bazı yerleri henüz keşfedilmemiş elementlerin olduğunu düşünerek boş bırakmıştır. Daha sonra bulunan skandiyum, galyum, germanyum elementleri tablodaki boşluklara yerleşmişlerdir.

1895 yılında Lord Rayleigh, yeni bir soygaz (argon) keşfettiğini bildirdi. Bu element periyodik tabloda bilinen hiçbir yere oturtulamadı. 1898 yılında William Ramsay bu elementin klor ile potasyum arasında bir yere konulabileceğini önerdi. Helyum da aynı grubun bir üyesi olarak düşünüldü. Bu grup elementlerinin değerliklerinin sıfır olması nedeniyle sıfır grubu olarak adlandırıldı.

Mendeleyev'in periyodik tablosu her ne kadar elementlerin periyodik özelliklerini gösterse de neden özelliklerin tekrarlandığı konusunda herhangi bir bilgi vermemektedir.

Moseley ve modern periyodik yasa

1911'de Ernest Rutherford atom çekirdekleri alfa parçacıklarının saçılması deneyiyle çekirdek yükünün belirlenebileceğini gösterdi. Rutherford'un gösterdiği diğer bir şey bir çekirdeğin yükünün atom ağırlığı ile orantılı olduğuydu. Yine 1911'de A. Van den Broek bir seri çalışmasıyla elementlerin atom ağırlıklarının atom üzerindeki yüke yaklaşık eşit olduğunu gösterdi. Bu yük daha sonra atom numarası olarak tanımlandı ve periyodik tablodaki elementleri yerleştirmede kullanıldı. 1913'te Henry Moseley bir grup elementin X-ışınlar tayf çizgilerin dalga boylarını ölçerek, atom numarası ile elementlerin X-ışınları dalga boylarının ilişkili olduğunu gösterdi. Bu çalışma Mendeleyev, Mayer ve diğerlerinin yaptığı gibi atom ağırlıklarını temel seçmedeki yanlışlığı gösteriyordu.

Fakat neden periyodik özellikler gözleniyor sorusunun yanıtı ise Niels Bohr un elementlerdeki elektronik yapıyı incelemesiyle başlar denilebilir.

Periyodik tablodaki en son büyük değişiklik, 20. yüzyılın ortalarında Glenn Seaborg'un çalışmasıyla ortaya çıktı. 1940'ta plutonyumu bulmasıyla başlayan araştırması, 94 den 102 ye kadar olan tüm uranyum ötesi elementleri bulmasıyla sürdü. Periyodik tablodaki lantanit serisinin altına aktinitler serisini yerleştirdi. 1951'de Seaborg bu çalışmaları ile kimyada Nobel Ödülünü kazandı. 106 nolu element seaborgiyum (Sg) olarak adlandırıldı.


“ De ki, “İster Allah diye yakarın, ister Rahman diye yakarın. Hangisiyle yakarırsanız yakarın, en güzel isimler / Esmaül Hüsna O’nundur. Namazında/duanda sesini yükseltme, kısmada. İkisi ortası bir yol tut.”                                          İsra suresi 110.ayet


Esmaül Hüsna demek 99 isim demek,

99 isim demek Allah’ın Nuru ile birlikte görünüm halleri demek


Kırmızı                              : 9

Kırmızı turuncu                  : 6

Turuncu                             : 5

Sarı turuncu                       : 7

Sarı                                    : 9

Sarı yeşil                            : 9

Yeşil                                   : 9

Mavi yeşil                           : 9

Mavi                                   : 9

Mavi mor                           : 7

Mor                                    : 9

Kırmızı mor                        : 9

Saydamlık temsili beyaz  : 1

Karanlık temsili siyah       : 1


Toplam                               : 99

 




İletişim : Harfler ve Rakamlar

Rakam, sayıları yazılı olarak göstermeye yarayan sembollerden her biri. Pek çok dil ve kültürde kullanılan Arap kökenli rakamlar şunlardır:

0, 1, 2, 3, 4, 5, 6, 7, 8, 9


Rakam demek Allah‘ın yönetim simgeleri demek, 


9 : Allah‘ın Kainat yönetim simgesi / Hareketli Kütle

8 : Oksijen (Ölüm sonrası yaşam) / Cennet simgesi / kapısı

                  Fiziğin Ölçümlerinde 7 temel büyüklük kullanılır. Cehennemin 7 kapısı

7 : Zaman için, saniye (s), 

6 : Sıcaklık için, kelvin (K), 

5 : Madde miktarı için, mol (mol) dür, 

4 : Akım şiddeti için, amper (A), 

3 : Işık şiddeti için, candela (cd), 

2 : Kütle için kilogram (kg), 

1 : Uzunluk için metre (m), 

0 : Allah / Karanlık Enerji / Durgun Kütle


Cehennemin 7 kapısı demek Fiziğin 7 temel büyüklüğü demektir. Yaratmak yalnızca Allah’ın Kuvvet’indedir


“Göklerde ve yerde kim varsa O’ndan ister. O, her an yeni bir iş ve oluştadır.”

                                                                                            Rahman suresi 29.ayet

İş demek Düşünmek demek

Düşünmek demek Hesap demek

Hesap demek Matematik demek

Ma : Allah / Kuvvet

Te : Kimya Periyodik Tablo 8. Sütun 8  Peygamberler dönemi / Muhammed Mustafa

Ma : Kimya Periyodik Tablo 9.sütun 8 Zulkarneyn Mustafa Kemal Atatürk

Tik : Kimya Periyodik Tablo 10.sütun 8 Sekar (3.8) Salim Kuyumcu


Kimya Periyodik Tablo 8.9.10.sutun 8B 8B 8B demek 1881 – 1938 demek


19 Kuralı

19 Kuralı demek 12 renk (3 Ana ve 9 Ara renk) + Fiziğin 7 temel büyüklüğü demek


19 Mayıs 1919


1. 19  1.İsrafil Zulkarneyn Mustafa Kemal Atatürk

2. 19  2.İsrafil Edebiyatçı Hüseyin Cemil Meriç

3. 19  3.İsrafil Sekar (3.8) Salim Kuyuyumcu




































2.gök

(İkinci "kapsamlı zeka ile donatılmış olan" Uannedugga olduğunu,)


“Hamt Allah’adır! O ki, gökleri ve yeri yaratmış, karanlıklara ve nura vücut vermiştir.

Sonra, gerçeği örtenler bunları Rablerine denk tutuyorlar.”              En’am suresi 1.ayet


Nura vücut vermek demek Atomu yapmak demek


Karanlık Enerji duyguları olan zeki bir canlıdır. Yalnızlık duygusu nedeni enerji patlaması (Bigbang) ile kütlesel olarak dönüşmeye başlamıştır. Enerji Patlaması ile ortaya çıkan büyük enerji ısısı Karanlık enerjinin soğukluğuyla birleşince Kristalize olmuştur. Bu kristal parçacıkları Karanlık Enerji tarafından Prometalurjik (Kalsinasyon ve Talaşlı imalat) işlemlerine tabi tutularak tel (Kuarklar, elektronlar) haline getirilmiştir. Kuarklar birleştirilerek proton ve nötron oluşturulmuş, proton ve nötron birleşimiyle atom çekirdeği oluşturulmuş, atom çekirdeğinin enerji yörüngesine elektronlar yerleştirilerek atomlar oluşturulmuştur. Bir atomun enerji seviyesi o atomun partikülleri arasındaki karanlık enerji seviyesinden ibarettir.

Atomun yörüngesinden bir elektron ayrıldığında atom ışıma yapar. Biz buna foton (Işık) diyoruz. Foton aslında atomun parçacıkları arasında bulunan Allah (Karanlık Enerji / Zahir) ışımasıdır. Atom partiküller (kuarklar, elektronlar) ve canlı (Allah / Karanlık Enerjiden) oluşmaktadır. Allah (Karanlık Enerji) bu yönü ile evrende atomları yöneten kimyacıdır.  

Bioyolojik canlılarda Ruh diye tanımlanan yapı Allah’ın (Karanlık Enerjinin) Atom partikülleri arasında kalan canlı halidir.


Büyük Patlama

Büyük Patlama ya da Big Bang, evrenin yaklaşık 13,8 milyar yıl önce aşırı yoğun ve sıcak bir noktadan meydana geldiğini savunan evrenin evrimi kuramı ve geniş şekilde kabul gören[1] kozmolojik model.[2] İlk kez 1920'li yıllarda Rus kozmolog ve matematikçi Alexander Friedmann ve Belçikalı fizikçi papaz Georges Lemaître [3] tarafından ortaya atılan ve evrenin bir başlangıcı olduğunu varsayan bu teori, çeşitli kanıtlarla desteklendiğinden bilim insanları arasında, özellikle fizikçiler arasında geniş ölçüde[4] kabul görmüştür.

Teorinin temel fikri, hâlen genişlemeye devam eden evrenin geçmişteki belirli bir zamanda sıcak ve yoğun bir başlangıç durumundan itibaren genişlemiş olduğudur. Georges Lemaître’in önceleri “ilk atom hipotezi” olarak adlandırdığı bu varsayım günümüzde “büyük patlama teorisi” adıyla yerleşmiş durumdadır. Modelin[2] iskeleti Einstein’ın genel görelilik kuramına dayanmakta olup, ilk Big Bang modeli Alexander Friedmann tarafından hazırlanmıştır. Model daha sonra George Gamow ve çalışma arkadaşları tarafından savunulmuş ve ilk nükleosentez olayı eklenmek suretiyle [5] geliştirilerek sunulmuştur.[1]

1929’da Edwin Hubble’ın uzak galaksilerdeki (galaksilerin ışığındaki) nispi kırmızıya kaymayı keşfinden sonra, bu gözlemi, çok uzak galaksilerin ve galaksi kümelerinin konumumuza oranla bir "görünür hız"a sahip olduklarını ortaya koyan bir kanıt olarak ele alındı. Bunlardan en yüksek "görünür hız"la hareket edenler en uzak olanlarıdır.[6] Galaksi kümeleri arasındaki uzaklık gitgide artmakta olduğuna göre, bunların hepsinin geçmişte bir arada olmaları gerekmektedir. Big Bang modeline göre, evren genişlemeden önceki bu ilk durumundayken aşırı derecede yoğun ve sıcak bir halde bulunuyordu. Bu ilk hale benzer koşullarda üretilen "parçacık hızlandırıcı"larla yapılan deney sonuçları teoriyi doğrulamaktadır. Fakat bu hızlandırıcılar, şimdiye dek yalnızca laboratuvar ortamındaki yüksek enerji sistemlerinde denenebilmiştir. Evrenin genişlemesi olgusu bir yana bırakılırsa, Big Bang teorisinin, ilk genişleme anına ilişkin bir bulgu olmaksızın bu ilk hale herhangi bir kesin açıklama getirmesi mümkün değildir. Kozmozdaki hafif elementlerin günümüzde gözlemlediğimiz bolluğu, Big Bang teorisince kabul edilen ilk nükleosentez[7] sonuçlarına uygun olarak, evrenin ilk hızlı genişleme ve soğuma dakikalarındaki nükleer süreçlerde hafif elementlerin oluşmuş olduğu tahminleriyle örtüşmektedir.(Hidrojen ve helyumun evrendeki oranı, yapılan teorik hesaplamalara göre Big Bang'den arta kalması gereken hidrojen ve helyum oranıyla uyuşmaktadır. Evrenin bir başlangıcı olmasaydı, evrendeki hidrojenin tümüyle yanarak helyuma dönüşmüş olması gerekirdi.) Bu ilk dakikalarda, soğuyan evren bazı çekirdeklerin oluşmasına imkân sağlamış olmalıydı.(Belirli miktarlarda hidrojen, helyum ve lityum oluşmuştu.)

Big Bang terimi ilk kez İngiliz fizikçi Fred Hoyle tarafından 1949’da, “Eşyanın Tabiatı” adlı bir radyo (BBC) programındaki konuşması sırasında kullanılmıştır.[8] Hoyle, hafif elementlerin bazı ağır elementleri nasıl meydana getirebilecekleri konusunda katkıları olmuş bir bilim insanıdır.

Bilim insanlarının çoğu, evrenin başlangıcında, bir Big Bang olayının cereyan etmiş olduğuna ancak 1964/1965’te, evrenin sıcak ve yoğun döneminin kanıtı olarak kabul edilen “kozmik mikrodalga arka plan ışıması"nın ya da Georges Lemaître’in kullandığı terimlerle « Big Bang’ın soluk ışıklı yankısı»nın keşfinden sonra ikna oldular.

Evrenin oluşumu ve genişlemesi. Big Bang modeline göre günümüzdeki evren 13,5 milyar yıldan biraz daha fazla zaman önce son derece yoğun ve sıcak bir halden ortaya çıkmış olup, günümüzde genişlemeye devam etmektedir. Galaksiler içeren uzayın kendisi genişlemektedir.

 

İçindekiler

1Giriş

2Big Bang ve karşısındaki durağan hal teorisi

3Gözlemsel kanıtlar

3.1Kozmik arka plan

3.2İlk nükleosentez

3.3Galaksilerin evrimi

3.4Büyük "kırmızıya kayma"da kozmik arka planın ısı ölçümü

4Big Bang’ın kronolojisi

4.1Bugünkü evren (+ 13,7 milyar yıl)

4.2Birleşme

4.3İlk nükleosentez (+ 3 dakika)

4.4Elektron-pozitron çiftlerinin yok olması

4.5Nötrinoların ayrılması

4.6Baryogenez

4.7"Büyük birleşik" çağı

4.8Kozmik şişme

4.9Planck Çağı — Kuantum Kozmolojisi

5Kozmoloji standart modeli

6Özellikler, sonuçlar, meseleler ve çözümleri

6.1Big Bang'ın getirdiği meseleler

6.1.1Ufuk meselesi

6.1.2Evrenin düzlemselliği meselesi

6.1.3Tekkutuplular meselesi

6.1.4Yapıların oluşumu meselesi

6.2Önerilen çözümler

6.2.1Ufuk meselesi hakkında

6.2.2Düzlemsellik meselesi hakkında

6.2.3Tek kutuplular meselesi hakkında

6.2.4Büyük yapıların oluşumu hakkında

6.3Karanlık madde

6.4Karanlık enerji

7Kozmik şişmeyi kabul eden farklı kozmolojik modeller

8Oluşumu

9Felsefi sonuçları

10Bilim insanlarından gelen eleştiriler

11Güncel durum

12Büyük Patlama teorisine göre gelecek

13Büyük Patlama’nın ötesindeki spekülatif fizik

14Ayrıca bakınız

14.1Dış bağlantılar

14.2Kaynakça

15Notlar ve referanslar

Giriş

Big Bang modeli temelde iki kabule dayanır: Albert Einstein'in genel görelilik kuramı ve kozmolojik prensip.[9] Genel görelilik kuramı tüm cisimlerin çekimsel etkileşimini hatasız olarak açıklar. Albert Einstein tarafından 1915’te genel göreliliğin keşfi, evrenin aşamalı evrimi genel görelilikle tanımlandığından, evreni bir fiziksel sistem gibi bütünlüğü içinde tanımlamayı mümkün kılan modern kozmolojinin başlangıcı sayılır.

Einstein aynı zamanda, uzayı bütünlüğü içinde tanımlamada, genel görelilikten doğan bir çözümü (“Einstein evreni”) önermesiyle genel göreliliği bu yolda kullanan ilk kişi olmuştur. Bu model o dönemde Einstein’in gözüpek girişimiyle yeni bir kavramın doğmasını sağlamıştı: Kozmolojik prensip. Kozmolojik prensibe göre, insanoğlu evrende ayrıcalıklı bir konuma sahip değildir, evren homojen ve izotroptur. Yani insanın baktığı yer ve yön neresi olursa olsun evren uzay (mekân) bakımından homojendir; daha açık bir deyişle, evrenin genel görünümü gözlemcinin konumuna ve baktığı yöne bağlı değildir. Bu, o dönem için çok cüretkar bir hipotez sayılırdı; çünkü henüz, sonradan “Büyük Tartışma” adı verilen, Samanyolu dışında cisimler olup olmadığı tartışmasının sürdüğü o dönemde hiçbir inandırıcı gözlem, Samanyolu dışındaki cisimlerin varlığını doğrulama imkânını sağlayamıyordu. "Kozmolojik prensip" evrenin makro özelliklerini açıklamakla birlikte, evrenin sınırı olmadığını, bu nedenle Big Bang'ın boşlukta belirli bir noktada değil, aynı anda tüm boşluk boyunca gerçekleştiğini ima eder.[1] Makro ölçekte evren homojen ve izotroptur.[10] Bu iki kabul, evrenin Planck zamanından sonraki tarihini hesaplamayı mümkün kılmıştır. Bilim insanları hâlen "Planck zamanı"ndan önce gerçekleşen çok önemli olayları saptamaya çalışmaktadır.[1]

Einstein 1915 yılında ortaya attığı genel görelilik kuramıyla yaptığı hesaplamalarda evrenin durağan olamayacağı sonucunu çıkarmıştı. Fakat o dönemlerde genel kabul, evrenin statik olduğu yönündeydi; bu yüzden Einstein vardığı sonucu düzeltmek üzere denklemlerine “ kozmolojik sabite ” etkenini ekledi. Böylece, Einstein kozmolojik prensibe üstü kapalı biçimde, günümüzde doğrulanma derecesi açıkça azalmış görünen bir başka hipotez ekledi; bu, evrenin statik olduğu, yani zamanla evrim geçirmediği hipoteziydi. Bu da kendisini, denklemlerine “ kozmolojik sabit ” terimini eklemek suretiyle ilk çözümünü değiştirme yoluna götürdü. Fakat gelecekteki gelişmeler, yanılmış olduğunu ortaya koyacaktı. Örneğin 1920’lerde Edwin Hubble günümüzde galaksi dediğimiz bazı “nebülöz”lerin galaksimiz dışında olduklarını, ayrıca onların galaksimizden uzaklaştıklarını ve uzaklaşma hızlarının galaksimize uzaklıklarıyla orantılı olduğunu (Hubble Yasası ya da Hubble Sabiti) keşfetti. Bu keşiften beri Einstein’ın “statik evren hipotezi”ni doğrulayacak hiçbir veriye rastlanmamıştır.

Zaten Hubble’ın bu keşfinden daha önce Willem de Sitter, Georges Lemaître ve Alexandre Friedmann gibi birçok fizikçi bir “evren genişlemesi”ni tanımlayan başka “genel görelilik” çözümleri bulmuş bulunuyorlardı. Onların ortaya koymuş oldukları modeller evrenin genişlemesi keşfedilir keşfedilmez derhal kabul edildiler. Böylece milyarlaca yıldır genişleme halinde olan bir evren tanımlanmıştı.

Big Bang ve karşısındaki durağan hal teorisi

Evrenin genişlediğinin keşfi, evrenin statik olmadığını ortaya koymakla birlikte, "maddenin sakınımı yasası"nı göz önünde bulunduran ve bulundurmayan birçok farklı görüşün ortaya atılmasına imkân vermişti. Bu görüşlerden başlangıçta maddenin yaratılışının söz konusu olduğunu varsayan görüş, ilk zamanlar en popüler olanıydı. Bu başarıdaki sebeplerden biri, “durağan hal (sabit durum) teorisi” denilen bu modelde evrenin sonsuz kabul edilmesiydi. Fred Hoyle tarafından ortaya atılan "durağan hal teorisi"ne göre evrenin yaşı ile bir gök cisminin yaşı arasında bir çelişki olamazdı.[11]

Buna karşılık Big Bang hipotezinde evrenin, genişleme oranından[12] yola çıkılarak hesaplanabilecek belirli bir yaşı vardı. 1940'lı yıllarda evrenin genişleme oranı hakkındaki tahminler bir hayli abartılıydı, bu da evrenin yaşı hakkındaki tahminlerin gerçeğin bir hayli altında olarak yapılmasına neden olmuştu. Öyle ki, Dünya’nın yaşını belirleyen farklı tarihlendirme yöntemlerinin bildirdiği değerlere göre Dünya evrenden daha yaşlı kalıyordu. Bu, önceleri, Big Bang tipi modellerin çeşitli gözlemler karşısında içine düştüğü güçlüklerden yalnızca biriydi. Fakat bu tür güçlükler evrenin genişleme oranının kesin biçimde belirlenmesiyle tarihe karıştılar.

Gözlemsel kanıtlar

Büyük Patlama'nın bilim insanlarınca anlaşılabilmesi amacıyla veri toplayan WMAP uydusunun bir sanatçı tarafından tasviri.

Sonradan iki kesin gözlemsel kanıt Big Bang modellerine tümüyle hak verdi: Evren tarihinin sıcak devrinin kalıntısı denilebilecek enerji ışıması (mikrodalga sahası) olan "kozmik mikrodalga arka plan ışıması"ın keşfi ve hafif elementlerin salınmasının ölçülmesi, yani ilk sıcak evre sırasında oluşmuş hidrojen, helyum, lityumun farklı izotoplarının bırakılmasının ölçülmesi.

Bu iki gözlem, 20. yy.’ın ikinci yarısının başlarında gerçekleşti ve Big Bang’ı kozmolojide, kesin biçimde, gözlemlenebilir evreni tanımlayan model olarak yerleştirdi. Bu modelin kozmolojik gözlemlerle hemen hemen mükemmel biçimde örtüşmesinin yanı sıra, modeli doğrulayan başka kanıtlar da ortaya koyulmaya başlandı: Galaktik kümelerin gözlemi ve "kozmik arka plan soğuması"nın ölçülmesi (birkaç milyar yıl öncesiyle günümüzdeki ısı farkının ölçülebilmesi).

Kozmik arka plan 

Kozmik mikrodalga arka plan ışıması

Genişleme, doğal olarak bize evrenin geçmişte daha yoğun olduğunu bildirmektedir. Evrenin geçmişte daha sıcak olması olasılığından ilk kez 1934’te Georges Lemaître’in söz etmiş olduğu görülüyor; fakat bunun gerçek anlamda araştırılmasına ancak 1940'lı yıllardan itibaren başlanmıştır. Uzak astrofiziksel cisimlerin ışımasındaki kırmızıya kaymaya benzer bir tarzda, evrenin genişleme olayıyla enerji kaybeden bir ışımayla dolu olması gerektiği konusundaki ilk düşünceler George Gamow’dan gelmiştir.

Gamow aslında, ilksel evrendeki güçlü yoğunlukların, atomlar arasında bir termik dengenin kurulmasına ve ardından bu atomlarca bırakılan bir ışımanın varlığına imkân sağlamış olması gerektiğini anlamıştı. Gamow, 1940'lı yıllarda Lemaitre'in hesaplamalarını geliştirdi ve Big Bang'e bağlı olarak bir tez ortaya attı. Big Bang'dan arta kalan, belirli oranda bir ışımanın var olması gerekiyordu. Ayrıca bu ışıma evrenin her yanında eşit olmalıydı. Bu ışımanın evrenin yoğunluğu oranında bir yoğunlukta olması ve dolayısıyla, bu ışımanın, yoğunluğu artık son derece azalmış olsa da hâlen mevcut olması gerekiyordu. Gamow, Ralph Alpher ve Robert C. Herman’la birlikte, evrenin yaşından, maddenin yoğunluğundan ve helyumun salınmasından yola çıkılarak bu ışımanın günümüzdeki ısısının hesaplanabileceğini anlayan ilk kişi oldu.

Bu ışımaya günümüzde « fosil ışıma » diyenler de bulunmakla birlikte, genellikle, “ kozmik mikrodalga arka plan (ya da kozmolojik mikrodalga artalan) ışıması” denir. Bu ışıma, Gamow’un öngörülerine uygun olarak, düşük ısıdaki bir "karanlık cisim" ışımasına (2,7 °K) denktir. Biraz rastlantı sonucu olan bu keşfi Arno Allan Penzias ve Robert Woodrow Wilson’a borçluyuz: 1960’larda New Jersey'deki Bell Laboratuvarı’ndan Arno Penzias ve Robert Woodrow Wilson, Samanyolu’nun dış kısımlarından gelen belirsiz radyo dalgalarını ölçmeye çalışıyorlardı. Fakat bunun yerine gökyüzünün her tarafından gelen bir radyasyon saptadılar. Bu ışıma ya da ışınımın bütün yönlerdeki parlaklığı aynı idi ve yaklaşık 3 °K sıcaklığında bir ortamdan geldiği anlaşılıyordu.[13] 1978’de bu buluşları için Nobel Fizik Ödülü sahibi olan Penzias ve Wilson ilginçtir ki, ileride, Fred Hoyle gibi, Big Bang teorisine muhalif olan bilim insanları safına katılacaklardı.

1965’te keşfedilen "kozmik arka plan" Big Bang’ın en açık kanıtlarından biridir. Bu keşiften sonra kozmik arka plan dalgalanmaları COBE (1992) ve WMAP (2003) uzay uydularınca incelenmektedir.

Bir "kara cisim" ışımasının varlığı Big Bang modeli çerçevesinde kolayca açıklanabilmektedir: Geçmişte evren sıcaktı ve yoğun bir ışımaya maruz kalıyordu. Geçmişin çok yüksek yoğunluktaki bu evreninde madde ve ışıma arasında çok çeşitli etkileşimler olmaktaydı. Bunun sonucunda ışıma termalize olmuştur, yani elektromanyetik tayfı bir "kara cisim"in elektromanyetik tayfıdır. Buna karşılık "durağan hal teorisi"nde böyle bir ışımanın varlığı hemen hemen doğrulanamaz durumdadır (Az sayıdaki bazı savunucuları aksini belirtmekteyse de…)

Düşük ısıdaki ve az enerjetik bir ışımaya denk olmakla birlikte, kozmik arka plan, yani kozmik mikrodalga arka plan ışıması hiç de evrenin en büyük elektromanyetik enerji biçimi olarak görünmüyor: Enerjinin yaklaşık %96’sı söz konusu ışımadaki fotonlar biçiminde mevcutken, kalan % 4’ü "görünür tayf"taki [14] yıldızların ışınımından ve galaksilerdeki soğuk gazdan kaynaklanmaktadır (kızılötesi halde). Bu diğer iki kaynak kuşkusuz daha enerjetik, fakat daha az sayıda fotonlar yaymaktadır. "Durağan hal teorisi"nde "kozmik arka plan"ın varlığı mikroskobik demir parçacıklarının bırakılmasıyla oluştuğu varsayılan yıldızsal ışımanın termalizasyonunun bir sonucu olduğu varsayılır. Fakat bu model, gözlemsel verilerle çelişki halindedir. (Ayrıca bu takdirde "kozmik arka plan" bir karanlık cisim olarak da açıklanamaz.)

Sonuç olarak denilebilir ki kozmik arka planın keşfi, tarihsel olarak Big Bang'ın kesinleştirici kanıtı olmuştur.

İlk nükleosentez

Güçlü nükleer kuvvetin keşfinden ve bunun yıldızların enerji kaynağı olduğunun anlaşılmasından itibaren evrende çeşitli kimyasal elementlerin salınmasını açıklama meselesi ortaya çıktı. 1950'li yıllar civarında bu salınma -birbiriyle rekabet halindeki iki farklı görüşün önerdiği- iki farklı süreçle açıklanmaya çalışılıyordu:

Yıldızsal nükleosentez

Başlangıçtaki ilk nükleosentez

"Durağan hal teorisi" taraftarları zaman boyunca sürekli olarak hidrojenden üretilmiş olduğu ve bunun azar azar helyuma ve daha sonra da yıldızların kalbindeki en ağır elementlere dönüşmüş olduğu görüşündeydiler. Gerek helyumun gerekse ağır elementlerin bölünmesi zaman boyunca sürekliliğini koruyordu; çünkü helyumun oranı nükleosentez olgusuyla artarken, hidrojenin üretilmesi olgusuyla da oran olarak azalır gibi görünüyordu. Buna karşılık Big Bang taraftarları helyumdan uranyuma kadar tüm elementlerin başlangıçtaki evrenin sıcak evresi sırasında üretilmiş oldukları görüşündeydiler.

Güncel tez her iki hipoteze de dayanır. Buna göre, helyum ve lityum gerçekten başlangıçtaki ilk nükleosentez sırasında üretilmişlerdi. Bunun başlıca kanıtı, hafif denilen elementlerin (hidrojen, helyum, lityum) salınmasının uzak kuasar’lardaki incelenmesinden gelmektedir. Big Bang modeline göre bunların nispi salınmaları ilk nükleosentezden beri sürekliliğini koruyan tek bir parametreye sıkıca bağlıdır; bu da fotonların yoğunluğunun baryonların yoğunluğuyla ilişkisindedir. Diğer yöntemlerle de ölçülebilen bu tek parametreden hareketle helyumun (He) izotoplarının ve lityumun (Li) izotopunun salınması açıklanabilir. Aynı zamanda yakın galaksilerin içinde helyumun bölünmesinde bir artış gözlemlenmektedir ki, bu, yıldızlarca sentezlenen elementler yoluyla “yıldızlar-arası ortam”ın tedrici gelişiminin bir işareti olarak kabul edilebilir.

Galaksilerin evrimi

Hubble Uzay Teleskobu tarafından edinilen uzayın “Hubble ultra derin alan” (Hubble Ultra Deep Field) resmi. Galaksileri evrenin daha genç, daha yoğun ve daha sıcak olduğu eski bir çağdaki haliyle göstermektedir. Fornax Takımyıldızı'nın küçük bir bölgesinden, Hubble Uzay Teleskopu ile 24 Eylül 2003'ten 16 Ocak 2004'e kadar olan bir dönemde toplanan verilerin bir araya getirilmesiyle oluşturulmuş resimdir.

Big Bang modeli, homojen olan evrenin geçmişte bugünküne nazaran daha da homojen bir yapıda olduğunu varsayar. Kanıtı, yayılan kozmik arka planın gözlemi yoluyla sağlanmıştır. Kozmik arka plan ışıması olağanüstü bir izotropi [10] gösterir.

Bu durumda astrofiziksel yapılar (galaksiler, galaksi kümeleri) Big Bang’ın ilk döneminde mevcut değillerdi, sonradan yavaş yavaş oluşmuş olmalıydılar. Oluşumlarının kökenindeki süreç James Jeans’in 1902’deki çalışmalarından itibaren bilinmektedir; bu süreç Jeans Kararsızlığı adıyla bilinir.

Şu halde Big Bang modeline göre, günümüzde gözlemlediğimiz galaksiler sonradan oluşmuşlardı ve geçmişteki bu ilk galaksiler yakın çevremizde gözlemlediğimiz komşu galaksilere pek benzemiyorlardı. Işık hızı müthiş bir hız olmakla birlikte, belirli bir hız olduğundan, geçmişte evrenin neye benzediğini anlamak için uzaktaki gök cisimlerine bakmamız yeterlidir. (Örneğin gezegenimize bir milyar ışık yılı uzaklıktaki bir gök cismini gözlemlememiz, o cisimden Dünya’ya gelen ışığın kaynağından bir milyar yıl önce yola çıktığı gözönünde bulundurulursa, aynı zamanda, o cismin bir milyar yıl önceki durumunu görmemiz demektir.)

Hubble Yasası’na göre kırmızıya kayma özelliği gösteren uzak galaksilerin gözlemi gerçekten ilk galaksilerin sonrakilerden yeterince farklı olduklarını göstermektedir. O zamanlarda galaksiler arası etkileşimler daha fazlaydı; az sayıdaki dev galaksiler, galaksiler arasında birleşme olaylarından sonra ortaya çıkmışlardır. Aynı şekilde, spiral, eliptik ve “düzensiz galaksi”lerin sınıfsal oluşumları da zaman boyunca değişimlerle ortaya çıkmıştır.

Uzak galaksilere ilişkin tüm bu gözlemler nispeten titiz çalışmalarla yapılmıştır; çünkü uzak galaksiler (uzaklıklarından dolayı) az ışıklı olduklarından, iyi gözlemlenebilmeleri hassas ve mükemmel gözlem araçlarını gerektirmektedir. 1990’da Hubble Uzay Teleskobu’nun ve ardından VLT[15], Keck[16] ve Subaru[17] gibi büyük gözlemevlerinin hizmete girmeleriyle büyük "kırmızıya kayma" galaksilerinin gözlemi, bizlere, "galaksilerin oluşumu ve evrimi modelleri"nin öngördüğü galaksi kümelerinin evrim fenomenlerini doğrulama olanağı vermektedir.

İlk jenerasyonda yer alan yıldız ve galaksilerin incelenmesi 21.yy.’ın başında astronomik araştırmanın temel konularından biri haline gelmiştir.

Büyük "kırmızıya kayma"da kozmik arka planın ısı ölçümü[değiştir | kaynağı değiştir]

2000 yılının Aralık ayında Raghunathan Srianand, Patrick Petitjean ve Cédric Ledoux 2,57 derecesinde kırmızıya kaymada bulunan PKS 1232+0815 arka plan kuasar’ınca yayınlanan ışımanın emildiğini gözlemledikleri bir “yıldızlararası bulut”taki "kozmik arka plan"ın ısısını ölçmeyi başardılar.

Tayf çizgilerinin incelenmesi bulutun kimyasal bileşiminin anlaşılmasına imkân sağladığı gibi, bulutta mevcut çeşitli atom ya da iyonların farklı enerji düzeyleri arasındaki geçişlere denk düşen çizgilerin saptanması, ısısının anlaşılmasına da imkân sağlayabilecekti. Bu bulutun ayırt etme gücü çok yüksek olan bir spektrometre (Very Large Telescope’un UVES spektrometresi) ile saptanan kimyasal özellikleri ilk kez "kozmik arka plan ışıması"nın ısısının ayırt edilebilmesine imkân sağladı. Srianand, Petitjean ve Ledoux kozmik arka plan ışımasının ısısının 6 ile 14 °K (Kelvin) arasında olduğunu saptadılar; yani, bulutun 2,33.771 derecesinde kırmızıya kaymada bulunduğu göz önüne alınırsa, Big Bang’ın öngördüğü 9,1 °K tahmini ile uyum halindeydi.

Keşifleri Britanya’nın bilimsel dergilerinden Nature’da yayımlandı.[18].

Big Bang’ın kronolojisi

Big Bang’ın kronolojik aşamaları tersten, yani günümüzden geçmişe doğru şöyle açıklanır:

 

Big Bang'ın ilk döneminden günümüze kadar evrenin genişlemesinin grafik tarzındaki temsili. WMAP uydusu verileriyle 2006 yılında hazırlanmıştır.

Bugünkü evren (+ 13,7 milyar yıl)

Evrenimiz, şimdiki zamanda geçmişteki haline kıyasla son derece az yoğun (şimdilerde evrende metre küp başına birkaç atom düşmektedir) ve soğuk (2,73 kelvin, yani-270 °C) haldedir. Her ne kadar çok sıcak bazı astrofiziksel cisimler (yıldızlar) mevcutsa da evrenin şimdilerde maruz kaldığı ışınım (ışıma) çok zayıftır denebilir. Bu olguda yıldızların evrendeki sıklığının düşük olmasının payı büyüktür, yani evrenin herhangi bir noktasındaki bir yıldız ile kendisine en yakın yıldız arasındaki uzaklık son derece büyüktür. Astronomik gözlem bize yıldızlar ve galaksilerin evren tarihinin çok erken bir döneminde, Big Bang’ın ilk döneminden daha bir milyar yıl geçmeden önce mevcut olduklarını öğretmektedir.

Birleşme

Big Bang döneminden 300.000 yıl sonra, evren şimdiki haline kıyasla bin defa daha sıcak ve bir milyar misli daha yoğunken yıldızlar ve galaksiler henüz mevcut değildi.Bu büyük patlamadan 300,000 yıl sonraki, yani bundan aşağı yukarı 13,5 milyar yıl önceki evrenin ilk görülebilir halinin fotoğrafı çekildi. 1992 yılında NASA’nın COBE uydusunun çektiği bu fotoğrafın astrofizikçilerin hesaplarına tam uyumlu olduğu gözüktü. İşte bu dönem, evrenin yoğunluğunun ışığın yayılabilmesine yeterli olacak düzeye düştüğü dönemdir. Daha öncesinde ışığın yayılabilmesine temel engel “serbest elektronlar”ın varlığıydı. Soğuması sırasında evrende bu "serbest elektronlar" atomları oluşturmak üzere atom çekirdeklerinde bir araya geldiler. Bu yüzden bu döneme "birleşme dönemi" denilir. Aynı zamanda ışığın yayılmaya başladığı dönem olduğundan, bu dönemden "madde ve ışımanın ayrılma dönemi" olarak da söz edilir. İşte kozmik arka plan ışıması dediğimiz ışıma, bu dönemden itibaren günümüze dek süregelebilmiş ışıma ya da ışıklardır. NASA'nın WMAP uydusunun 2006 yılındaki verilerine göre Büyük Patlama'dan 380,000 yıl sonra evrenin daha net bir haritası çıkarıldı.Bu sonuçlara göre evrenin %12'sinin atomlardan,%15'inin fotonlardan,%10'unun nötronlardan ve %63'nün de karanlık maddeden oluştuğu belirlendi.Bu sonuçlar ışığında, Büyük Patlama'dan 380,000 yıl sonrasında evrenin %12'si atomlardan oluştuğuna göre ilk atomların oluşmaya başladığı ve dolayısıyla da serbest elektronların atom çekirdeği etrafına dizilmeleri yoluyla ışığın yayılabildiği zamanın başlangıcı Big Bang'den itibaren 300,000 yıl olmalıdır.380,000 yıl ancak "birleşme döneminin" tamamlandığı zaman olarak düşünülebilir. Ayrıca COBE uydusunun 1992 yılı verileriyle Big Bang'den 300,000 yıl sonraki halinin bir haritası çıkarılabildiğine göre,ışığın evrende serbestçe yayılabildiği zamanın başlangıcının 300,000 yıl olarak kabulünü gerektirir. Bu da serbest dolaşan elektronların ilk olarak bu zamanda atom çekirdeği etrafına dizilmeye başladığının ,diğer bir deyişle ilk atomların oluşmaya başladığının göstergesidir. Aksini kabul etmek, COBE uydusunun verilerinin geçersiz olduğunun kabulünü gerektirir.NASA kaynaklarında böyle bir durumdan bahsedilmez.Sonuç olarak,380,000 yıl süresi 300,000 yılın yerini almış değildir,WMAP uydusunun evrenin daha net bir haritasını çıkarmak adına gözlemlediği zamandaki durumunu yansıtır.[19]

İlk nükleosentez (+ 3 dakika)

Big Bang’ın ilk döneminden 300.000 yıl sonra evren bir "elektronlar ve atom çekirdekleri plazması"ndan oluşmaktaydı.(Bu sürenin 380,000 yıl olarak kabulü WMAP uydusunun 2006 yılı verileriyle tezat oluşturur. Zira, yukarıdaki paragrafta da belirtildiği gibi, NASA'nın açıkladığı sonuçlara göre evrenin Big Bang'dan 380,000 yıl sonrasında %12'sinin atomlara dönüştüğü belirlenmiştir.)[20] Isı yeterince yüksek olduğunda atom çekirdekleri mevcut olamazlar; bu durumda proton, nötron ve elektron karışımından söz edilebilir. İlksel evrende hüküm süren koşullarda ısı ancak 0,1 MeV’un (Elektron Volt, yaklaşık bir milyar derece) altına indiğinde nükleonlar, atom çekirdekleri halinde kombine olabilirler. Bununla birlikte bu koşullarda lityumdan daha ağır atom çekirdeklerinin oluşması mümkün değildir. Dolayısıyla Big Bang başlangıcından yaklaşık bir saniye sonra başlayan ve yaklaşık üç dakika süren bu evrede oluşan atom çekirdekleri yalnızca hidrojen, helyum ve lityum çekirdekleridir. Dolayısıyla bu evre ya da dönem ilk nükleosentez olarak adlandırılır. Günümüzde, modern kozmoloji araştırmacıları, sonuçların gözlemi ve anlaşılması bakımından, ilk nükleosentez konusuna artık tamamlanmış bir konu gözüyle bakmaktadır.

Elektron-pozitron çiftlerinin yok olması

 

Elektron-pozitron çiftlerinin yok olması

Isı 0,1 MeV (Elektron Volt) olduğunda başlayan ilk nükleosentezden az önce 0,5 MeV’u (beş milyar derece) aşan evren ısısı elektronların kütle enerjisine [21] denk olmuştur. Bu ısının ötesinde elektronlar ile fotonlar arasındaki etkileşimler kendiliğinden elektron-pozitron çiftleri yaratabilirler. Bu çiftler, kendiliğinden yok olabilirlerse de ısı 0,5 MeV eşiğini geçtikçe durmaksızın yeniden yaratılırlar. Isı bu eşiğin altına indikçe bu çiftlerin hemen hemen tümü baryogenezden[22] doğan elektron fazlalıklarına yer vererek fotonlar halinde yok olurlar.

Nötrinoların ayrılması

Bu dönemden az önce, ısı elektron, foton ve nötrinoların çeşitli etkileşimleri için yeterli olan 1 MeV’un (on milyar derece) üzerindeydi. Bu ısıdan itibaren bu üç tür, “termik denge” [23] halindedir. Evren soğuduğunda elektronlar ve fotonların etkileşimlerini sürdürmelerine karşın nötrinoların etkileşimleri biter. Bu dönem de nötrinoların ayrılma dönemidir. Dolayısıyla bildiğimiz “kozmik arka plan ışıması”nın özelliklerine benzer özellikler gösteren bir “nötrinolar kozmik arka planı” mevcuttur. Dolaylı bir rol oynayan nötrinoların “ kozmik arka planı”nın varlığı ilk nükleosentezin sonuçları yoluyla, dolaylı olarak doğrulanmıştır.[24]. Nötrinoların kozmik arka planının doğrudan saptanması şimdiki teknolojik imkânlarla son derece güç[25] olmakla birlikte, varlıkları konusunda herhangi bir tartışma olmamıştır.

Baryogenez

Atomaltı parçacıkları ve etkileşimlerini konu alan, çeşitli parçacıkların ve temel etkileşimlerin (temel kuvvetlerin) “elementer antiteler”in (nötron, proton, elektron) yalnızca farklı görünümleri olarak ele alındığı (örneğin elektromanyetizma ve zayıf nükleer güç, tek bir etkileşimin iki görünümü olarak tanımlanabilir) parçacık fiziği, deneylerle desteklenen genel fikir üzerine kuruludur. Daha genel olarak belirtmek gerekirse, fizik yasalarının ve evrenin, yüksek ısılarda daha “simetrik” bir hal aldıkları varsayılır. Mesela geçmişte evrende madde ve antimaddenin nicel eş olarak mevcut oldukları kabul edilir. Günümüzdeki gözlemler antimaddenin gözlemlenebilir evrenimizde hemen hemen mevcut olmadığını göstermektedir.[26].Bu durumda maddenin varlığı belirli bir zamanda maddenin antimaddeye oranla hafif bir fazlalığından oluşmuştur (maddenin antimaddeye baskın gelmesi).[27] Evrenin sonraki evrimi sırasında madde ve antimadde, arkalarında oluşan en hafif madde fazlasını bırakarak eşit niceliklerle yok oldular. Bu olağan madde baryon denilen parçacıklardan oluştuğundan, söz konusu madde fazlalığının oluştuğu evreye baryogenez adı verilir. Bu evre ya da süreç hakkında çok az şey bilinmektedir. Örneğin bu olay sırasında oluşan ısı derecelenmesi Big Bang modellerine göre değişmektedir (bu, farklı Big Bang modelleri arasındaki farklardan biridir). Baryogenezin meydana gelmesi için gerekli koşullara Rus fizikçi Andréi Sakharov’un 1967’deki çalışmalarından ötürü "Sakharov koşulları" adı verilmiştir.

"Büyük birleşik" çağı

Giderek artan sayıdaki belirtiler, zayıf ve güçlü elektromanyetik kuvvetlerin tek bir etkileşimin (kuvvetin) farklı görünümlerinden ibaret oldukları fikrini vermektedir. Bu durum, artık genellikle, İngilizce’de kısaltma adıyla GUT olarak bilinen, “Büyük Birleşik Teori” (İng. Grand unification theory ya da Grand Unified theory) kapsamında bulunmaktadır. Bu etkileşim ya da kuvvetin 1016 GeV’un (1029derece) üzerindeki ısılarda tezahür ettiği sanılmaktadır. Şu halde muhtemelen evren GUT teorisinin uygulanma alanı bulduğu bir evre geçirmiş olmalıdır. Doğası hâlen bilinmemekle birlikte, bu evre, baryogenezin ve muhtemelen karanlık maddenin kökeninde yer almış olmalıydı.

Kozmik şişme

Evren çok kısa süren bir dönemde bir hayli büyüdü. Bir şişmenin neden olduğu bu fenomene "kozmik şişme" adı verilir.

Big Bang teorisi kozmolojiye yeni meseleler getirmişti. Örneğin evrenin homojen ve izotrop [10] olduğunu önermiş, fakat niçin böyle olması gerektiğini açıklamamıştı. Oysa teorinin sade versiyonunda, evrende homojenliğe yol açan Big Bang'ın gerçekleşmesinde bir mekanizmadan ya da işleyişten söz edilmiyordu, böyle bir şey yoktu. Böylece şişme (ilk ani, hızlı genişleme) nedeni ya da gerekçesinin evrenin homojen ve izotrop olmasına yol açan bir süreç başlattığı varsayılıyordu.

"Kozmik şişme" kavramının mucidi, böyle bir süreci betimleyici bir senaryoyu ilk öneren kişi olan Alan Guth’tur.[28] François Englert ve Alexei Starobinsky de aynı dönemde (1980) bu meselenin bazı sorunlu kısımları üzerinde çalışmalarda bulunmuş diğer isimler olarak bilinir. Guth daha sonra (1982’de), bazı çalışmalarda bulundu ki, bu çalışmalarında ortaya koyduğu sonuçlara göre, büyük astrofiziksel yapıların tohumlarını içeren kozmik şişme, evrenin homojen oluşunu açıklama imkânı sağlamakla kalmayıp, evrenin niçin homojenliğe aykırı bazı olgular içermesi gerektiğini de açıklama imkânı sağlıyordu.

Şişmenin evren tarihinin, Büyük Birleşik Çağı’na ve Planck Çağı’na komşu olan, son derece sıcak (1014 ile 1019 GeV arasındaki, yani 1027ile1032 derece arasındaki ısılarda) ve erken bir döneminde yer almış olması gerekir. Gerek Big Bang teorisinin ortaya koyduğu meselelerin hemen hemen tümünün şişme süreciyle açıklanabilmesi, gerekse bu tür meselelerin açıklanabilmesinde diğer senaryoların daha karışık olmalarına rağmen sonuç vermede yetersiz görülmesi, şişme senaryosuna kozmolojide daha ön planda yer verilmesini sağladı. Kozmik arka planın anizotropilerinin [29] ayrıntılı gözleminden itibaren, iyice emin olunduğundan, şişme modellerinin kanıtlarla pekiştirilmesine gerek kalmadığı anlaşıldı. Şişme senaryosunun gözlemlerle uyum içinde olması onun konuyla ilgili tüm meselelerde baş role yerleştirilmesini sağlamış bulunmaktadır.

Şişme evresi evrenin belli bir zaman içinde son derece hızlı bir şekilde genişlemesidir. Genişleme dolayısıyla yoğunluğu azalan bu evren, çok homojen bir enerji türüyle dolu haldeydi. Bu enerji o zaman çok hızlı olarak etkileşimde bulunmaya ve ısınmaya koyulacak partiküllere dönüştü. Şişmeyi sona erdiren bu iki evreye parçacıkların patlayıcı yaratılışı bakımından “ısınma-öncesi evre” ve parçacıkların termalizasyonu bakımından “ısınma evresi” adı verilir. Şişmenin genel işleyişi iyice anlaşılmış olmakla birlikte, ısınma-öncesi ve ısınma evrelerindeki işleyiş tam anlaşılamamış olup, hâlen çeşitli araştırmalara konu olmaktadır.

Planck Çağı — Kuantum Kozmolojisi

Şişme evresinin ötesinde (öncesinde), daha genel olarak söylemek gerekirse, Planck ısısı gibi sıcaklıklarda güncel fizik kuramlarının artık geçerli olmadığı bir sahaya girilir. Bu, genel görelilik kuramında bir düzeltmenin söz konusu olacağı, kuantum mekaniği kavramlarının geçerli olduğu bir sahadır. Henüz ortaya konmamış olmakla birlikte, belki de hâlen gelişim halindeki sicim kuramından doğacak bir kuantum kütleçekimi kuramı, Planck Çağı denilen dönemdeki evrene ilişkin çeşitli spekülasyonlara yer verilmesini sağlayacaktır. Stephen Hawking gibi birçok yazar bu dönemlerdeki evreni tanımlayabilme denemelerine olanak sağlayacak çeşitli araştırma yolları önermişlerdir. Bu araştırma alanına günümüzde kuantum kozmolojisi adı verilmektedir.

Kozmoloji standart modeli

Evreni oluşturan unsurların en iyi Big-Bang modeli sayılan ΛCDM modeline göre oransal tablosu. NASA tarafından hazırlamış bu tablonun gösterdiği gibi, evrenin %95’i karanlık madde ve karanlık enerji türlerinden oluşmuştur.

"Kozmoloji standart modeli" 20.yy.’ın ilk yarısında önerilen Big Bang görüşünün mantıksal bir sonucudur. Adı parçacık fiziğinin standart modelinin adından örnekseme yoluyla oluşturulmuş “kozmoloji standart modeli” evren gözlemlerinin bütünlüğüyle uyuşan bir evren tanımı sunmaktadır.

Özellikle şu iki noktayı şart koşar:

Gözlemlenebilir evren, yoğun ve sıcak bir evreden (Big Bang) doğmuştur. Bu evre sırasındaki bir işleyiş (mekanizma) erişebildiğimiz (gözlemleyebildiğimiz) bölgenin homojen olmasını, fakat aynı zamanda bazı istisnalar göstermesini sağlamıştır. Önerilen başka işleyişler olsa da, bu, muhtemelen şişme tipli bir işleyiştir.

Güncel evren birçok madde türüyle doludur:

Her çeşit elektromanyetik ışımayı temsil edici parçacıklar olan fotonlar.

Nötrinolar.

Atomları oluşturan baryonik madde.

Karanlık madde denilen, laboratuvar ortamında üretilememişse de parçacık fiziğinde öngörülen, galaksilerin yapısından sorumlu olan, kendilerini oluşturan yıldızlar bütününden daha kütleli bir veya birkaç madde türü.

Karanlık enerji denilen, günümüzde gözlemlenen "evrenin genişlemesinin hızlanması"ndan sorumlu olan (ve muhtemelen kozmik şişme ile doğrudan ilgisi olmayan), alışılmamış özelliklere sahip bir enerji türü.

Artık astronomik gözlemlerin büyük bir kısmı bildiğimiz evreni tanımlarken bu vazgeçilmez temel taşlarından yararlanmaktadır. Kozmolojik araştırma esas olarak bu madde türlerini, özelliklerini ve ilksel evrenin hızlanmış genişleme senaryosunu tanımlamayı amaçlamıştır. "Kozmoloji standart modeli"nin üç temel taşı laboratuvar ortamında gözlemlenmemiş fiziksel fenomenlere başvurmayı gerekli kılmaktadır: Kozmik şişme, karanlık madde ve karanlık enerji. Bu temel taşları ya da bunlardan birini yok varsayan tatminkar hiçbir kozmolojik model yoktur.

Özellikler, sonuçlar, meseleler ve çözümleri

Big Bang'ın getirdiği meseleler

Big Bang modelleri incelendiğinde bu tip bir modelin bazı sorunları da beraberinde getirmiş olduğu görülmekteydi. Üzerinde değişiklikler yapılmadan önce, sade Big Bang modeli pek ikna edici bir model olarak görünmemekteydi; çünkü alışılmış miktarlara kıyasla son derece büyük ve son derece küçük miktarlardaki birçok fiziksel niceliğin varsayılmasını gerekli kılmaktaydı. Bir başka deyişle, ayakta kalabilmesi için beklenmedik değerlere birçok parametrenin eklenmesini gerekli kılıyor görünmekteydi. Evren konusundaki bu tip bir “ince akort” (İng. fine-tuning)[30] kozmolojiyle ilgili olan ya da olmayan tüm fizik modellerinde sorunlu olarak kabul edilir. Bu durumda Big Bang, birçok gözleme açıklama getirmesindeki başarısına rağmen, ortaya birçok sorun koyan, fakat kendisi bu sorunları halledemeyen, dolayısıyla, getirdiği çözümü pek çekici görünmeyen bir kavram durumuna düşmekteydi. Fakat Big Bang modellerine eklenen senaryolar, özellikle kozmik şişme senaryosu teoriye ilk zamanlarda yapılan olumsuz yorumları değiştirmeyi başarmıştır.

Ufuk meselesi

Estetik ve sadelik argümanları hariç tutulduğu takdirde, doğanın evrenin homojen ve izotrop[10] olmasını tercih etmesinde makul bir neden yoktur. Ayrıca ilk Big Bang modelinde homojenlikten niçin -kozmik arka plan ışımasının anizotropilerinde[29] görülen ve evrendeki büyük yapıların (galaksiler, galaksi kümeleri vs.) oluşumundan sorumlu olan bazı sapmalar olduğunu açıklayan tatminkar bir işleyiş de mevcut değildi. Bu, herhangi bir tatmin edici açıklama getirilememiş bir meseleydi ve uzun zaman boyunca soruna, yani evrenin niçin çağımızda gözlemlediğimiz hale (homojen ve izotrop hale) gelecek şekilde evrim geçirmiş olduğuna ilk koşullardan yola çıkan işleyiş açıklamalarıyla çözüm getirilmeye çalışıldı. Sorun şöyle de ifade edilebilir: Geçmişte birbirlerine yakın olmuşlarsa da, herhangi bir enformasyon alışverişine vakitleri olmamış, evrenin birbirinden son derece uzak iki bölgesinin esas olarak aynı özellikleri gösteriyor olması nasıl açıklanabilirdi? Bu mesele, günümüzde “ufuk meselesi” olarak adlandırılır.

Evrenin düzlemselliği meselesi


Genel göreliliğe göre evren "kapalı", "açık" ya da "düz"dür. Şemada evrenin biçimine ilişkin bu mümkün, farklı geometrik tipler görülmektedir: “Kapalı evren”, “hiperbolik evren” ve “düz evren”.

Evrenin evriminin incelenmesi ele alındığında karşılaşılan bir başka mesele muhtemel “eğrilik yarıçapı” (bir kürenin ya da elipzoid bir cismin merkezinden yüzeye olan mesafe; söz konusu cisim bir eğri yüzeyden ibaretse eğri yüzey küresel cisme tamamlanarak da yarıçap elde edilebilir) meselesidir. Genel görelilik şunu ortaya koymaktadır ki, eğer evrende maddenin dağılımı homojense, bu takdirde evrenin geometrisi yalnızca tek bir parametreye, “uzaysal eğrilik” [31] denilen parametreye bağlıdır. Sezgisel olarak, bu niceliğin, söz konusu koşullarda artık geçerli olmayacak "öklid geometrisi"nin ötesindeki bir uzaklık skalasıyla ilgili olduğu söylenebilir. Örneğin köşeleri birkaç milyar ışık yılı uzaklığa yayılmış dev bir üçgenin iç açılarının toplamı 180 dereceye eşit olmayabilir. Doğrulanmamış olmakla birlikte, gözlemlenebilir evrenin mesafelerinden daha büyük mesafelerin söz konusu olduğu durumlarda bu tür olgularla karşılaşılması gayet normaldir.[32]

Bununla birlikte, “eğrilik yarıçapı” denilen uzunluk skalasının gözlemlenebilir evrenin boyutuna kıyasla gittikçe küçük hale gelme eğiliminde olması durumunda, bir başka mesele ortaya çıkmaktadır. Bir başka deyişle, eğer "eğrilik yarıçapı" beş milyar yıl önce “gözlemlenebilir evren”in boyutundan daha büyük idiyse de günümüzde “gözlemlenebilir evren”in boyutundan daha küçük olması ve sözü edilen etki ya da sonuçlarının görünür hale gelmesi gerekiyordu. Bu akıl yürütmeye devam edilerek, eğriliğe bağlı etki ya da sonuçları hâlen görülür olmadığına göre, eğrilik yarıçapının nükleosentez döneminde gözlemlenebilir evrenin boyutundan son derece daha büyük olduğu söylenebilir. Eğrilik yarıçapının gözlemlenebilir evrenin yarıçapından hâlen büyük kalması olayına günümüzde düzlemsellik meselesi (İng. flatness problem)[33] adı verilmektedir.

Tekkutuplular meselesi

Parçacık fiziği evrenin genişlemesinden doğan soğuması sırasında yavaş yavaş yeni parçacıkların ortaya çıktıklarını öngörür.

Bunlardan bazıları ilksel evrende meydana geldiği sanılan, hal değişimi denilen olay sırasında ortaya çıkmış olmalıydılar. Bazılarına tekkutuplu ya da manyetik tekkutuplu [34] denilen bu parçacıklar istikrarlı olma özelliğine sahip olup, çok sayıda ve son derece ağır olmalıydılar (protonun 1015 misli olmaları tipik özelliklerinden biridir). Eğer böyle parçacıklar türemişlerse, bunların evrenin yoğunluğuna katkıları da olağan maddeninkine kıyasla hatırı sayılır derecede yüksek olmalıydı.

Oysa, evren, yoğunluğunun bir kısmını pek bilmediğimiz madde türlerine borçluysa da, evrende tekkutuplularınki gibi istisnai bir orana sahip parçacıklara kesinlikle yer yoktur. Parçacık fiziğinin öngörüyor olmasıyla birlikte, keşfedilemedikleri için gerçekten mevcut olup olmadıkları saptanamamış bu tür ağır parçacıklar meselesi tekkutuplular meselesi olarak adlandırılır.

Yapıların oluşumu meselesi

Gözlemler, evrenin büyük ölçeklerde homojen olduğunu göstermekle birlikte, aynı zamanda, küçük ölçeklerde (gezegenler, yıldızlar, galaksiler vs.) homojenlikten sapmalar içerdiğini, yani homojen olmama özelliği de taşıdığını göstermektedir.

Günümüzde, belirli koşullar oluştuğunda maddenin dağılımındaki küçük bir homojen olmama halinin nasıl, çevresinden daha yoğun, önemli bir astrofiziksel cismi yaratana dek büyüyüp geliştiği bilinmekte, açıklanabilmektedir. Buna Jeans Kararsızlığı işleyişi adı verilmektedir. Bununla birlikte, böyle bir işleyişin meydana gelmesi için öncelikle küçük bir homojen olmayış mevcudiyetinin varsayılması gerekir ve ayrıca gözlemlenen astrofiziksel yapıların çeşitliliği göstermektedir ki başlatıcı etkide bulunan bu homojen olmayış hallerinin genişlik ve boyut olarak dağılımı "Harrison-Zel'dovich spektrumu" adıyla bilinen kesin bir yasaya tâbidir. İşte ilk Big Bang modelleri bu tür çalkantı ya da kararsızlıkları açıklamada yetersiz kalmaktaydı. Bu yüzden ilk Big Bang modelleri ortaya atıldığında yapıların oluşumu meselesi ortaya çıkmıştı.

Önerilen çözümler

Ufuk meselesi hakkında

Samanyolu’nun ötesindeki galaksilerin dağılımını gösteren panoramik görünüş.

Ufuk meselesi ile düzlemsellik meselesi köken olarak aynı mesele kapsamında ele alınabilir. Zaman ilerledikçe genişleme sürmekte ve gitgide daha çok madde içeren daha büyük bölgelere geçilmektedir. Zaman ilerledikçe sayıları görünür şekilde artan galaksilerin aynı özelliklere sahip olmaları şaşırtıcı bir husustur.

Bu meselenin bir çözümü, evren tarihinin erken döneminde evrenin hali hakkındaki belirli bir enformasyonun tüm evrene son derece hızla yayılmış olduğu fikrindedir. Böyle bir durumda evrenin birbirlerine son derece uzak bölgeleri birbirlerine benzer oluşumlar içine girmelerini sağlayacak enformasyon alışverişinde bulunmuş olabilirler. Bu çözümün karşısındaki engel, özel görelilik kuramıdır; özel görelilik kuramı hiçbir şeyin ışıktan daha hızlı hareket edemeyeceğini şart koşmaktadır.

Bununla birlikte, evrenin genişlemesi çok hızlı olmuş olmasına rağmen, özel görelilik sınırları bir şekilde aşılmış olabilir. Aslında, böyle bir durumda, gözlemlenebilir evrenin boyutu sabit kalırken, evrenin iki bölgesi arasındaki uzaklık üslü olarak artabilir. Yani başlangıçta çok küçük ve homojen olan bir bölge gözlemlenebilir evren bölgesine oranla son derece büyük bir boyuta erişme olanağına sahiptir. Sabit genişleme oranlı bu evre tamamlandığında evrenin bulunduğumuz homojen bölgesi gözlemlerimize ulaşan halinden son derece daha büyük olabilir.

Friedmann denklemleri, evrende tipik olmayan bir madde türünün varlığının kabulü şartıyla, bu tür senaryoların mümkün olabileceğini göstermektedir.

Düzlemsellik meselesi hakkında

Bir küresel biçmin eğriliğinin algılanması, üzerinde ölçme işleminin yapıldığı bölgenin rölatif boyutuna bağlıdır. Bu boyut arttığında eğri gitgide görünür hale gelir. Şemada küresel yüzey genişleme halindeki evreni, renkli (pembe) kısım ise rölatif boyutu zamanla artan gözlemlenebilir kısmı temsil etmektedir.(Dikkat ! Evren bir küre değildir, nitekim burada da bir yüzeyle temsil edilmiştir.)

Düzlemsellik meselesi de aynı tarzda çözülebilir. Meselenin özü şudur: "Eğrilik yarıçapı", gözlemlenebilir evrenin boyutundan daha az hızla büyümektedir. Oysa eğer genişlemeye hükmeden yasa, olağan maddeyle dolu bir evrenin genişlemesine hükmeden yasadan farklıysa bu artık doğru olamaz. Tipik olmayan özelliklere sahip (örneğin basıncı negatif olan) bir madde türünün mevcudiyeti varsayıldığında, "eğrilik yarıçapı" gözlemlenebilir evrenin boyutundan daha hızlı büyüyecektir. Eğer böyle bir genişleme evresi geçmişte olmuş ve yeterince uzun bir zaman sürmüşse eğrilik yarıçapının ölçülebilir olmaması hiç de şaşırtıcı değildir.

Tek kutuplular meselesi hakkında

Manyetik tekkutuplular meselesi hızlanmış bir genişleme evresi ile çözülebilir. Bu, evrendeki tüm olağan maddenin yoğunluğunu azaltıcı eğilimdedir. Ancak bu durumda yeni bir mesele ortaya çıkar: Hızlanmış genişleme evresi, ardında tümseksiz, çukursuz bir uzaysal düzlem halinde, homojen, fakat maddesiz bir evren bırakır.

1980'li yılların başlarında Alan Guth tarafından önerilen "kozmik şişme" senaryosu bu sorunların tümünü gideren bir çözüm olmuştur. Bu çözümde, hızlanmış genişleme evresine neden olan, gerekli tüm özelliklere sahip, "tipik olmayan madde" türüdür.[35] Çözümde, hızlanmış genişlemenin sonucunda kararsız (değişken) hale gelen bu genişleme evresinden sorumlu olan "sayıl alan" (İng. scalar field)[36] "ısınma öncesi" ve "ısınma" denilen karmaşık süreçler sırasında, aşama aşama “standart model” [37] parçacıkları halinde parçalanır.

Kozmik şişme ile ilgili sunulan ilk modeller çeşitli teknik sorunlar taşımış olsa da, önerilen sonraki modeller bu teknik sorunlardan arındırılarak, makul bir duruma gelecek şekilde geliştirilmiştir. Tekkutuplular, düzlemsellik ve ufuk meselelerinin kozmik şişme çözümüne alternatif bir çözümü Weyl curvature hipoteziyle [38] sunulmuştur.[39]

Büyük yapıların oluşumu hakkında

Kozmik şişmede, maddenin her türüne ilişkin kuantum çalkantıları ya da dalgalanmaları vardır (Heisenberg’in belirsizlik ilkesinin sonucu olarak). Şişmenin beklenmedik sonuçlarından biri, başlangıçta kuantum tabiatlı bu çalkantıların “hızlanmış genişleme evresi ” sırasında olağan klasik yoğunluklar haline gelmek üzere evrim geçirmeleridir. Bu çalkantıların “kozmolojik karışıklıklar teorisi” kapsamında gerçekleştirilen tayf hesaplamaları, söz konusu çalkantıların "Harrison-Zeldovitch tayfı" [40] baskılarını izlediklerini ortaya koymuştur.

Böylece kozmik şişme, evrendeki homojenlikten küçük kaçışların ya da sapmaların ortaya çıkışını açıklayabilmemize olanak sağlamaktadır. İlk kozmik şişme modelinin beklenmedik başarısı, ardından daha geliştirilmiş bir halinin hazırlanmasına öncülük etti: Bu modele göre, kozmik şişme evresi sırasında yaratılan küçük homojen olmama hallerinin ayrıntıları, güncel evrenimizdeki homojen olmama hallerinin ilk nedenleri olabilirdiler. COBE ve WMAP uydularınca gözlemlenen "kozmik arka plan dalgalanmaları"na ilişkin verilerin incelenmesi yoluyla yapılan gözlemler ile bu tahminler arasındaki uyum ilginç düzeydedir. SDSS (Sloan Digital Sky Survey)[41] ekibi tarafından hazırlanan “galaksiler kataloğu” adlı çalışma sonuçlarında da görülen bu uyum, 20. yy. kozmolojisinin büyük başarılarından birini gözler önüne sermektedir.

Karanlık madde

Hubble Uzay Teleskobu ile Abell 1689 içerisinde gözlenen güçlü kütleçekimsel mercekleme, karanlık maddenin varlığını gösterir - Mercekleme eğrilerini görmek için resmi büyütünüz

1970'li ve 1980'li yıllarda yapılan çeşitli gözlemler, galaksilerin içindeki ve galaksiler arasındaki kütleçekimsel güçlerin görünürdeki (zahiri) etkisini açıklayabilecek yeterince gözle görülür madde olmadığını kanıtlamıştır. Bu saptama, doğal olarak, evrendeki maddenin azami % 90’ının ışık yaymayan ya da normal baryonik madde ile etkileşime girmeyen bir madde türünden (karanlık madde) oluştuğu sonucuna varılmasını sağlamıştır. Karanlık madde kısaca, ışın yaymayan ya da elektromanyetik ışınları doğrudan algılanabilecek şekilde yeterince yansıtamayan bir madde türüdür. Karanlık maddenin varlığı başlangıçta tartışmalı bir mesele olmuşsa da, sonradan çeşitli gözlemler, özellikle şu gözlemler varlığını iyice ortaya koymuş durumdadır: Kozmik mikrodalga arka plan ışımasındaki anizotropiler[29], galaksi kümelerindeki hız kayıpları, yapıların dağılımlarının geniş skalası ve galaksi kümelerindeki X ışınları ölçümleri.[42] Hiçbir karanlık madde parçacığı laboratuvar ortamında üretilmemiş olmakla birlikte, karanlık maddenin varlığının kanıtı özellikle diğer maddeler üzerindeki kütleçekimsel etkisinde bulunmaktadır. Şimdiye dek, karanlık madde parçacıkları olabilecek pek çok parçacık bilim çevrelerine aday olarak sunulmuş ve karanlık madde parçacıklarını ortaya çıkarmak ya da keşfetmek üzere birçok proje başlatılmıştır.[43]

Karanlık enerji]

Ia tipi süpernovalardaki “kırmızıya kayma”-“görünür kadir” ilişkisinin ölçümleri evrenin genişlemesinin evrenin şimdiki yaşının yarısına gelmesinden itibaren hızlanmış olduğunu göstermiştir. Bu hızlanmayı açıklamada, "genel görelilik" evrendeki enerjinin bir kısmının büyük negatif basınca sahip bir unsurdan oluşmuş olmasını zorunlu kılmaktaydı ki, bu unsura ya da enerjiye günümüzde "karanlık enerji" adı verilmektedir. Karanlık enerjinin varlığı başka yollarla da anlaşılmaktadır.

Negatif basınç bir tür vakum enerjisi özelliği gösterir. Fakat karanlık enerjinin gerçek doğası Big Bang’ın büyük sırlarından birinin kalıntısıdır denilebilir. Kimilerine göre kozmolojik bir cevher ya da bir sabitedir. 2008’deki WMAP (Wilkinson Microwave Anisotropy Probe) uydusu ekibinin “kozmik mikrodalga arka plan ışıması”nın verileriyle ve diğer kaynakların verileriyle birleştirilen sonuçları günümüzdeki evrenin % 72’sinin karanlık enerjiden, % 23’ünün karanlık maddeden, % 4.6’sının düzenli (olağan) maddeden ve % 1’den az bir kısmının nötrinolardan oluştuğunu göstermiştir [44] Maddedeki enerji yoğunluğunun evrenin genişlemesiyle azalmasına karşın karanlık enerjinin yoğunluğu sabit kalmaktadır. Sonuç olarak, madde geçmişte evrenin tüm enerjisinin önemli bir kısmını oluşturmuşsa da ve hâlen hatırı sayılır bir kısmını oluşturuyorsa da, uzak bir gelecekte evrene katkısı iyice düşecek ve karanlık enerji daha da baskın duruma gelecektir.

Halihazırdaki en iyi Big Bang modeli olan ΛCDM modelinde[45] karanlık enerji genel görelilik kuramındaki bir kozmolojik sabitenin varlığıyla açıklanmaktadır. Bununla birlikte karanlık enerjiyi güzelce açıklayan sabitenin boyutu, kuantum kütleçekimine ilişkin fikirler üzerine kurulu tahminlere gelindiğinde, şaşırtıcı ölçüde küçük gösterilmektedir. Kozmolojik sabite ile diğer karanlık enerji açıklamaları arasındaki tefrik, halihazırda bir araştırma alanıdır, devam eden araştırmalara konu teşkil eden aktif bir çalışma sahasıdır.

Kozmik şişmeyi kabul eden farklı kozmolojik modeller

Sicim kuramına dayalı bazı modellere göre, braneler üzerine yerleşik evrenler çok boyutlu bir "süper-evren"de yüzmektedir.

Big Bang’ın evren tarihinin ilk ya da başlangıç anına dayalı olduğu inanışı yanlış bir inanıştır. Big Bang yalnızca evrenin yoğun ve sıcak bir dönemden geçmiş olduğunu gösterir. Bu yoğun ve sıcak evreyi çok farklı tarzda betimleyen çeşitli kozmolojik modeller vardır.

Sunulan ilk modellerden birinde Georges Lemaître maddenin yoğunluğunun nükleer madde yoğunluğunda (1015g/cm³) olduğu bir ilk hali varsayıyordu. Lemaître, haklı olarak, böyle yoğunluklardaki maddenin davranışını kesin olarak bilme iddiasında bulunmanın güç olduğunu düşünüyor ve genişlemeyi başlatan şeyin bu kararsız (değişken) dev atomik çekirdeğin parçalanması olduğunu varsayıyordu. Lemaître daha önce, 1931’de, evren tarihinin ilk anlarını tanımlamada daima kuantum mekaniğine başvurmak gerektiğine [46] ve uzay (mekân) ile zaman kavramlarının alışılmış niteliklerini muhtemelen kaybetmiş halde olacağına dikkat çekiyordu.[47]

Günümüzde klasik Big Bang modellerinin yetersiz kaldığı noktaları tamamlayan, kozmik şişme ve Big Bang'ı farklı bir bakış açısıyla ele alan farklı modeller oluşturulmuştur. Bazı kozmik şişme modelleri sonsuz (ebedi) bir evren varsayarlar, pre-Big Bang gibi bazı modeller ilk halin pek yoğun olmadığını, buna karşılık ardından bir geri sıçrama evresi geçirdiğini varsayarlar, sicim kuramına dayalı bazı modeller ise "gözlemlenebilir evren"in dört boyutluluğun da ötesindeki bir uzaya dalmış halde olduğunu varsayarlar.[48] Bu sonuncu modellere göre, Big Bang ve genişleme hareketi iki brane[49] arasındaki çarpışmadan kaynaklanmaktadır[50] Bazı modeller de evrenin hareketini tekrarlanan bir nabız atışına (genişleme ve büzülme) benzetirler.

Sonuç olarak tekrar etmek gerekir ki, gözlemlediğimiz evren Big Bang’dan doğmuştur. Big Bang teorisine göre, günümüzde tanıdığımız elementer parçacıklar söz konusu yoğun ve sıcak dönemde oluşmuşlar ve sonraki süreçlerde evrende gözlemlediğimiz tüm yapılar oluşmuştur.

Oluşumu

Big Bang’ın ilk döneminde gözlemlenebilir evren bölgesinde hüküm süren koşullar her yerde aynıydı. Buna karşılık maddi unsurların evrenin genişlemesi olgusuyla birbirlerinden hızla uzaklaştıkları görülmektedir. Büyük Patlama terimi, bu genişleme hareketinin şiddetine ifade etmek üzere, bir terim olarak önerilmiştir.

Big Bang’in bir merkezi ya da özel bir yönü yoktur. Evrenin geçmişte nasıl olduğu, ancak evrenin uzak bölgeleri gözlemlenerek anlaşılabilmektedir. Evrende ne kadar uzak bir bölge gözlemlenebilirse, evren tarihinde de o kadar uzak bir geçmiş tespit edilebilir. Fakat günümüzde gözlemlenebilen, doğrudan doğruya Big Bang'ın ilk döneminin kendisi değil, evren tarihindeki bu sıcak aşamanın ışıklı yansıması olan “kozmik arka plan ışıması”dır. Bu ışıma esas olarak tekbiçimli olup her yönde gözlemlenebilmektedir. Bu, Big Bang’ın gözlemleme olanağı bulunan bölgelerde son derece homojen bir tarzda meydana geldiğini göstermektedir. Big-Bang’ın ilk halini tespit edilemeyecek olmasının sebebi, ilksel evrenin, yüksek yoğunluğundan dolayı, donuk ışımalı oluşudur.

Genel kanının aksine Big Bang, herhangi bir yerde olmuş bir patlama değildir. Big Bang ya da Büyük Patlama, kimilerinin adını ilk duyduğunda düşündükleri gibi, günümüzdeki galaksileri oluşturan maddeyi dışarı fırlatıp atan, herhangi bir noktada meydana gelmiş bir patlama değildir.

Felsefi sonuçları

Big Bang’ın önerdiği ya da en azından sade modelinde önerdiği çözüm, filozofların bir kısmına göre yaratılışçı fikrine uygun görüldü. Bu filozoflara göre temel fikir, Yaratılışçılık'ın önerdiği "Başlangıçlı Evren" ile uyuştuğu üzerine geliştirildi. Bilim camiası teoriye kuşku ile bakarken, kısa zamanda genelini halkın oluşturduğu kitleler bunu Yaratılışçılık'ın doğrulaması olarak kabul etti. Evrenin başlangıcına dair teoloji ve felsefede yapılmış önceki yorumlara ilave olarak, bu bilimsel gelişme, felsefe ve teoloji alanlarında da farklı yorumcular tarafından, önceki akımların doğrulanmasına veya sorgulanmasına yol açtı. Bu nokta Papa XII. Pius tarafından özellikle ifade edildi.[kaynak belirtilmeli] Bazılarına göre, Big Bang’ın önerdiği kronoloji, Yaratılış’ın sonsuz olduğuna inanan Newton, Einstein gibi çekim teorilerinin kurucularının kanaatlarinin aksi gibi görünüme sahipti. Lemaître, Papa’nın ifade ettiğinden farklı bir bakış açısına sahipti. Buna karşılık, bilimsel anlamda kabul edilebilir kanıtlara dayanılmasa da, Lemaître’e Big Bang modelini hazırlamasında dinî kanaatlerinin yardımcı olduğunu ileri sürenler olmuştur.[51].

Bir kısım bilim insanı, astroloji ve kozmoloji verilerinin, herhangi bir felsefe veya teoloji ile örtüşmeyeceğini ifade etmişlerdir.[kaynak belirtilmeli] Buna karşın bazı astrofizikçiler, konunun Tanrı'nın varlığı ile ilişkilendirilebileceğini savunmuşlardır. Örneğin Amerikalı astrofizikçi Hugh Ross konuya ilişkin şu açıklamada bulunmuştur:

"Zaman, olayların meydana geldiği boyut olduğuna göre, eğer madde, Big Bang'la ortaya çıkmışsa, o halde evreni ortaya çıkaran sebebin evrendeki zaman ve mekândan tümüyle bağımsız olması gerekir. Bu da bize Yaratıcı'nın evrendeki tüm boyutların üzerinde olduğunu göstermektedir." [52]

Bilim insanlarından gelen eleştiriler

Big Bang teorisini reddeden ve teorinin eleştirilecek çok yanı olduğunu düşünenlerden biri "durağan hal teorisi"nin mimarlarından Fred Hoyle’dür. Teoriye bilim dünyasından karşı duranlar arasından şu isimler örnek olarak verilebilir:

Hannes Alfvén (1908-1995): Plazma fiziğindeki çalışmalarından ötürü 1970'te Nobel Fizik Ödülü sahibi olmuştur. Big Bang’ı tümüyle reddetmiştir. Kendi teorisi olan "plazma evren" teorisini savunur.

Edward Arthur Milne (1896–1950): Newton’cu kozmolojiden hareket ederek, genişlemenin statik bir evrendeki galaksiler hareketinden başka bir şey olmadığını savunmuştur.

Arno Allan Penzias ve Robert Woodrow Wilson: 1968’de kozmolojik termik ışımayı keşiflerinden ötürü 1978’de Nobel Fizik Ödülü sahibi olmuşlardır. Keşfettikleri sonradan « kozmik mikrodalga arka plan ışıması» olarak adlandırılmıştır.

Yadsınamaz başarılarına karşın Big Bang’a günümüzde de, bilim dünyasının bir kısmı muhalefet etmektedir. Bu muhalefet cephesinde bazı astronomlar da vardır. Bu muhaliflere örnek olarak, maddenin yaratılışını esas alan yeni bir "durağan hal" versiyonu [53] geliştirmiş olan Geoffrey Burbidge, Fred Hoyle ve Jayant Narlikar belirtilebilir.[54] Big Bang’a son zamanlarda yeniden getirilen bir eleştiri de, Abell 1835 IR1916 ve HUDF-JD2 galaksileri gibi bazı uzak kozmik cisimlerin yaşı ile daha genç kalan evrenin yaşı arasındaki uyumsuzluk konusundadır. Fakat çoğu zaman bu tür sorunlar kötü yaş tahminlerinden ileri gelmektedir.

Güncel durum

Big Bang teorisi esasen iki temel fikir üzerine kuruludur: Fiziksel yasaların evrenselliği ve kozmolojik prensip. Kozmolojik prensip daha önce değinildiği gibi, evrenin makro ölçeklerde homojen ve izotrop olduğunu varsayar. Bu fikirler önceleri birer hipotez konumundaydılar, fakat günümüzde gözlemlerle desteklenmektedirler.

Gözlemsel kozmoloji alanındaki gözlemsel gelişmeler Big Bang’a kesin bir destek sağlamaktadır, en azından bu alanda çalışan araştırmacılar arasında bu görüş ortaktır.[55]. Big Bang’ın karşısındaki temel teori olan "durağan hal teorisi" de kozmik arka plan ışımasına ilişkin gözlemleri, hafif elementlerin salınmasını ve galaksilerin evrimini açıklamakta yetersiz kalışı nedeniyle günümüzde tümüyle marjinal bir duruma gelmiş bulunmaktadır.

Big Bang aslında, hâlen gözlemlerin bir yanlışını çıkaramadığı genel göreliliğin bir sonucudur.[56] Dolayısıyla kimilerine göre Big Bang’ı reddetmek genel göreliliği reddetmek demektir.

Buna karşılık birçok dönem veya fenomenin hâlen pek fazla bilinmediği bir gerçektir. Örneğin, antimaddeye kıyasla hafif bir madde fazlasının söz konusu olduğu baryogenez dönemi ve kozmik şişme evresinin sonuna ilişkin ayrıntılar, özellikle ısınma-öncesi ve ısınma evreleri... Geliştirilecek yanları olan Big Bang modelleri hâlen gelişim içinde olmakla birlikte, artık Big Bang’ın genel kavramını tartışmak yeterince güçleşmiş bulunmaktadır.

Büyük Patlama teorisine göre gelecek

Bir evrenin bir bölgesinin Büyük Çöküş'e maruz kalışının temsili resmi

Karanlık enerjinin varlığının anlaşılmasından önce, kozmologlar evrenin geleceği hakkında iki senaryo geliştirmişlerdi. Evrenin "kütle yoğunluğu" “kritik yoğunluk”tan (İng. critical density) [57] büyük olduğu takdirde evren azami boyutuna ulaştıktan sonra çöküş sürecine girecekti. Daha yoğun ve daha sıcak olacak ve bu süreci “Büyük Çöküş” (İng.Big Crunch)[58] denilen, başlangıçtaki haline benzer bir halle tamamlayacaktı.[59] Bu senaryoya alternatif olarak, evrendeki yoğunluk "kritik yoğunluğa" eşit veya bunun altında olduğu takdirde genişleme yavaşlayacak, fakat asla durmayacaktı. Yıldızlararası gazlardaki yıldız oluşumu tüm galaksilerde duracak, yıldızlar ak cücelere, nötron yıldızlarına ve kara deliklere dönüşeceklerdi. Bunlar arasındaki çarpışmalar da yavaş yavaş kütle birikimlerinin oluşmasını, yani daha büyük kütleli cisimlerin oluşmasını ve giderek büyük kara delikler haline gelmeleri sonucunu doğuracaktı. Evrenin ortalama sıcaklığı sonuşmaz olarak "mutlak sıfır"a yaklaşacaktı (evrenin ısısal ölümü) Ayrıca proton kararsız kaldığı takdirde baryonik madde ardında yalnızca ışıma ve kara delikler bırakarak yok olacaktı. Sonunda kara delikler de "Hawking ışınımı" yayarak buharlaşacaklardı (yok olacaklardı). Böylece evrenin entropisi hiçbir organize enerji türünün kendisini kurtaramayacağı “evrenin ısısal ölümü” [60] denilen bir noktaya tırmanacaktı.

Modern “hızlı genişleme” gözlemleri şunu göstermektedir ki, bugünkü “görülür evren” yavaş yavaş “olay ufku”muzun ötesine kayacak ve temas olanaklarımızın dışına çıkacaktır. Sonraki durum ya da nihai sonuç bilinmemektedir. En gelişmiş Big Bang modeli olan ΛCDM modeli, karanlık enerjiyi bir "kozmolojik sabit" biçimi olarak kabul eder. Bu teori ya da model yalnızca galaksiler gibi sınırlı çekimsel sistemlerin birlikte kalabileceklerini varsayar ki, ısısal ölümden onlar da kaçamayacaklardır. Karanlık enerjiye ilişkin, “fantom enerji teorileri” denilen başka açıklamalar ise sonunda galaksi kümelerinin, yıldızların, gezegenlerin, atomların vb.’nin ebedi genişlemeyle ayrılacaklarını ileri sürmektedir.[61] Buna Big Rip [62] adı verilmektedir.

Büyük Patlama’nın ötesindeki spekülatif fizik

Evrenin çok sayıda uzay boyutu içerdiğini varsayan sicim kuramında ve süper sicim kuramında sözü edilen, birçok büzüşmüş uzay boyutunun ifade edilmeye çalışıldığı, bir Calabi-Yau uzayı örneği

Big Bang modeli kozmolojide yerleşmiş olmakla birlikte, gelecek konusunu yanıtlamada daha yeterli olması gerektiği anlaşılmaktadır. Evrenin en erken dönemi hakkında da pek az şey bilinmektedir. Penrose-Hawking tekilliği teoremleri kozmik zamanın başlangıcında bir tekilliğin varlığını zorunlu kılmaktadır. Fakat bu teoremler, genel göreliliğin hep geçerli olduğunu varsayarlar; oysa evrenin Planck ısısına ulaşmasından önceki dönemde genel göreliliğin geçerli olmaması gerekir ve "tekillik"ten ancak bir kuantum kütleçekimi davranışı kaçınabilir.[63] Prensip olarak, evrenin “gözlemlenebilir evren”in ötesinde de parçaları olabilir. Bu, "kozmik şişme" olduysa gayet mümkündür; çünkü üslü (matematiksel üslerle ifade edilebilecek) bir genişleme, uzayın büyük bölgelerini “gözlem ufku”muzun ötesine itmiş olabilir.

Denenmemiş hipotezleri gerektiren bazı öneriler şunlardır:

Hartle-Hawking sınırsız halini içeren modeller: Bunlarda uzay-zaman bütünü sınırlıdır; buradaki Big Bang, zamanın sınırını bir tekilliğe ihtiyaç duymaksızın temsil eder.[64]

Brane kozmolojisi modelleri:[65] Bunlarda kozmik şişme, sicim kuramındaki brane’lerin [66] hareketinden kaynaklanır. Bunlar, “Pre-Big Bang modeli”, Big Bang’ın iki brane arasındaki çarpışmanın sonucu olarak kabul edildiği “ekpirotik model” ve ekpirotik modelde belirtilen çarpışmaların periyodik olarak tekrarlandığını varsayan “döngüsel model”dir (İng. cyclic model).[67][68][69]

Kaotik şişme teorisi: Kaotik şişme teorisinde kozmik şişme olayları rastlantısal bir kuantum kütleçekimi dahilinde her yerde başlar, ayrı Big Bang’ları olan ayrı evrenler oluşur.[70][71]

Son iki kategoride yer alan modeller Big Bang’ı evrenin bir başlangıcı olarak değil, çok daha büyük, çok daha eski ve çok tabakalı (ya da çok boyutlu) varsayılan evrendeki tali bir olgudan ibaret olarak görürler.











3.gök

(Üçüncü "iyi bir kader tahsis edildi" Enmedugga geldi,)


Melekler hakkındaki gerçek bilgi Kuran-ı Kerim anlatımıdır.


Melekler

Melek, dini bir terim. Melek, birçok dinde inanılan semavi yaratıklara verilen isimdir. Meleklerin görevleri Tanrı'ya hizmet etmektir. Meleklere inancın var olduğu her din ve inançta melek kavramına bakış farklıdır.










































4.gök

(Sonraki "bir evde doğdu" Enmegalamma oldu,)


“Gökleri,  yeri ve bunlar arasındakileri altı günde yaratıp sonra Arş üzerinde egemenlik kuran O‘dur! Rahman'dır O!. Haberdar olana sor O‘nu!”

                                                                                            Furkan suresi 59. ayet 


Altı gün demek Güneş, Ay, Yerküre, Su, Yaşam ve Hava oluşum evreleri demek


An(Tanrı / Kuvvet)

1.gün Utu→Güneş………………………….…...4.570 milyar yıl

2.gün Ki (Ninhursag)→Yerküre/Toprak…..…..4.467 milyar yıl

3.gün Nanna→Ay……….……………………….4.427 milyar yıl

4.gün Enki→Su……………………….………….4.100 milyar yıl

5.gün İnanna→Yaşam………….……………….3.850 milyar yıl (1.gün Fussilet s. 9.ayet)

6.gün Enlil→Hava……………..……..………….3.800 milyar yıl


Detaylı zaman çizelgesi

Günümüzden 4,65 milyar yıl ve öncesi

Zaman Gelişmeler Görsel

1.Gün

4,65 – 4,6 milyar yıl önce Güneş / Utu 

Güneş'in yıldız gelişimi bilgisayar modellemesi ve 

nükleokozmokronoloji yöntemleri kullanılarak ana dizi üzerinde 

hesaplanan yaşının 4,57 milyar yıl olduğudüşünülmektedir.[13] Hidrojen moleküler bulutun hızla kendi içine çökmesi sonucu üçüncü nesil, Öbek I, T Tauri yıldızı olan Güneş'in doğduğu düşünülmektedir. Bu doğan yıldızın Samanyolu gökadasının çekirdeğinden 26.000 ışık yılı uzakta hemen hemen dairesel bir yörüngeye girdiği varsayılmaktadır.  

2.Gün

4,6 milyar yıl önce Yerküre / Toprak / Ki (Ninhursag) 

Gezegenimiz Dünya genç yaştaki Güneşimizin çevresindeki moleküler bulutsu diskin yoğunlaşması sonucu oluştu.[1]

 

3.Gün


4,5 milyar yıl önce Ay / Nanna

Dev çarpışma hipotezine göre Ay, Dünya'nın Theia gezegeni ile çarpışması ve bu çarpışmada genç yaştaki Dünya'nın yörüngesine dağılan çok sayıda küçük Ay parçalarının tekrar birleşmesi sonucu oluştu.[2] Yeni oluşan Ay'ın çekim kuvveti, Dünya yörüngesinin dalgalanma eksenini dengeleyip sabitleştirerek yaşamın oluşması için gerekli koşulları hazırladı.[3]

 

4.Gün


4,1 milyar yıl önce Su / Enki

Dünya'nın yüzeyi bir yerkabuğu oluşturabilecek kadar soğumaya başladı. Atmosfer ve okyanuslar oluşmaya başladı.[4] Derin okyanuslardaki levhalar boyunca polisiklik aromatik hidrokarbon oluşumları[5] ve demir sülfür sentezi, birbirleriyle rekabet eden organik bileşiklerin RNA Dünyasını oluşturmasına neden olmuş olabilir.

 

4,0 milyar yıl önce Bu dönemde geceleri gökyüzünde bir büyüklükte görünen gezegenimizin uydusu Ay, hâlâ çok yakın bir yörünge üzerinde Dünyamızın çevresinde dönmekte ve gezegenimiz üzerinde büyük bir çekim gücü oluşturarak bunun meydana getirdiği 305 m yükseklikteki gelgit dalgaları, tüm yeryüzü çevresinde denizlerden denizlere koşuşturmaktadır.

Bununla birlikte yeryüzü kasırga şiddetindeki rüzgarlar tarafından sürekli olarak sarsıntıya uğratılmakta ve yüksek voltajlı milyonlarca şimşek ve yıldırım içten içe atmosferi titretmektedir. Kaynayan okyanuslar, meteor çarpmaları, yüksek voltajlı şimşekler ve kuvvetli gelgit dalgaları gibi bu olağanüstü doğa şartların ve etkenlerin evrimsel süreçlere ve cansız maddeden canlılığın oluşmasına önayak olduğu düşünülmektedir (bkz: Miller deneyi).

 

5.Gün


4,5 - 3,5 milyar yıl önce Suda yaşam başlangıcı / İnanna


En erken yaşam, muhtemelen kendi kendileri kopyalayabilen RNA molekülerinden oluşarak görülmeye başladı.[6][7] Doğal seçilimin replikasyon için daha uygun olan molekülleri tercih etmesi yüzünden kısa bir süre sonra bu organizmaların replikasyonu rekabet ile sonuçlanıp enerji, yaşama uygun mekanlar ve küçük yapı taşları gibi tükenmeye başlayan kaynaklara daha çok ihtiyaç duyulmaya başladı. DNA molekülleri, daha sonra ana replikasyonlar ve ilkel genomlar, kendilerine istikrarlı bir fiziksel ve kimyasal ortam sağlayan elverişli kapalı membranlar içinde gelişmeye başladığında bu süreçleri devralarak ilk proto-hücreleri (ön hücre) oluşturdular.[8][9][10]

 

3,9 milyar yıl önce Geç Dönem Ağır Bombardıman ve iç gezegenlerde gerçekleşen sayısız meteor çarpma olaylarının zirve yaptığı dönem. Sürekli devam eden bu çarpışmalar ve meydana gelen düzensiz bozunumlar, bu noktaya kadar evrilebilmiş olan her türlü yaşamı muhtemelen yok etmiş veya bazı erken termofil mikroplar yeryüzünün altında okyanus tabanlarındaki sıcak hidrotermal bacalarda hayatta kalmış;[11] ya da yaşam başka bir yerden bir meteorit tarafından Dünya'ya taşınmış olabilir.[12]

 

6.Gün


3,9 - 2,5 milyar yıl önce Hava / Enlil

Prokaryotlara benzeyen hücreler görünmeye başlamıştır.[13] Bu ilk organizmalar kemoototrof olup bir karbon kaynağı olarak karbondioksit kullanıyor ve inorganik maddeleri yükseltgenip enerji elde edebiliyorlardı. Daha sonra prokaryotlar, glikoz gibi organik maddelerdeki enerjiyi serbest bırakan bir dizi kimyasal tepkimelerle glikoliz geliştirdiler ve ATP kimyasal bağları içinde biriktirmeye başladılar. Glikoliz (ve ATP) bu güne kadar değişmemiş bir şekilde hemen hemen bütün organizmalarda kullanılmaya devam etmektedir.[14][15]

 

Arkeyan Devir[değiştir | kaynağı değiştir]

Günümüzden 3,8 - 2,5 milyon yıl önce

Zaman Gelişmeler Görsel

3,5 milyar yıl önce Son evrensel atanın yaşadığı dönem,[16][17] bu dönemde bakteriler ile arkeler gitgide farklılaşarak birbirlerinden ayrılmaya başlar.[18]

Bakteriler, başlangıçta oksijen üretiminin olmadığı ilkel fotosentez şekilleri geliştirdiler.[19] Bu organizmalar, hemen hemen bütün organizmalar tarafından hâlâ günümüzde de kullanılan protonlardaki elektrokimyasal bir gradyan değişiminden yararlanarak ATP üretmeye başlarlar.  

3,4 milyar yıl önce Fosil katmanlarında metabolizma için kükürt bileşikleri kullanan ilk mikrofosil mikro organizmalar görünür.[20][21]

 

3,0 milyar yıl önce Fotosentez yapabilen siyanobakteriler evrildi; bu bakteriler indirgeyici madde olarak H2O kullandıklarından bu şekilde atık madde olarak oksijen meydana getirebiliyorlardı.[22] Fotosentez sonucu meydana gelen bu oksijen ise başlangıçta okyanuslarda çözülü hâlde bulunan demiri oksitleyerek demir cevherinin oluşmasına yol açıyordu.

Oksijen seviyesi atmosfer yüzeyinde gitgide artarak birçok bakteri için zehirli olabilecek bir konsantrasyona ulaştı ve büyük çaplı bir çevresel değişime neden olan Oksijen felaketine yol açtı.[23]

 

Proterozoik Devir[değiştir | kaynağı değiştir]

Günümüzden 2,5 milyar yıl ile 542 milyon yıl önce

Zaman Gelişmeler Görsel

2,5 milyar yıl önce Siyanobakterilerin oksijenli fotosentez yapmaya başlamaları sonucu meydana gelen Büyük oksidasyon olayı, Dünya'nın atmosferinde küresel değişimlerin oluşmasına yol açtı.[22] Bu, yeryüzünde ilk kez bol miktarda bulunan serbest oksijenin okyanuslarda çözünmüş hâlde bulunan demirle tepkimeye girerek birlikte çökmelerine, emilerek okyanusların demirden temizlenmesine ve zengin bir oksijen içeriğine sahip bir atmosferin oluşmasına neden oldu.[24]

 

2,0 milyar yıl önce Fosil kayıtlarda Acritarch mikro fosillerinin çeşitlenmeye ve yayılmaya başlamasının görülmesi.[25]

Bu küçük organik fosillerin çeşitlenip yayılmaları, avcıların ortaya çıkışı, Kartopu dünya ve Kambriyen patlaması gibi önemli ekolojik olayları yansıttığı düşünülmektedir.[26]

 

~1,85 milyar yıl önce Ökaryotik hücrelerin görünmeye başlaması. Ökaryotlar, tek çekirdekli hücreler olup membrana bağlı olan ve çeşitli işlevler gören organellere sahiptir. Bu organeller, muhtemelen fagositoz yoluyla birbirlerini karşılıklı olarak yutan prokaryotlardan türemiştir.[27][28]

Simbiyogenez teorisine göre, mitokondri veya kloroplast gibi bazı organeller, siyanobakterilerin prokaryotlar tarafından yutulup birbirleriyle simbiyoz ilişkiye girmeleri sonucu oluşmuştur.[29][30]

 

1,40 milyar yıl önce Stromatolit çeşitliliğinde büyük bir artışın görülmesi.

 

~1.20 milyar yıl önce Kırmızı alglerle birlikte Eşeyli üremenin ilk olarak görülmesi evrimleşme hızının önemli ölçüde artmasına yol açtı.[31]

 

1,20 milyar yıl önce Basit çok hücreli organizmaların evrimi. Bu basit çok hücreli organizmalar, çoğunlukla sınırlı karmaşıklığa sahip olup bir araya gelerek hücre kolonileri oluşturuyorlardı. Bu dönemde ilk çok hücreli organizma olan kırmızı algler evrilmiştir.

 

1,10 miyar yıl önce Eşeyli ve eşeysiz çoğalabilen, iki kamçılı ve iri çekirdekli, stigmaya sahip ilk ateşrengi alglerin görülmesi (dinoflagellates).

 

1,0 milyar yıl önce Altın su yosunu olarak da bilinen ilk Vaucheria sarı-yeşil alglerin ortaya çıkışı (daha önce: Palaeovaucheria).  

750 milyon yıl önce Tek hücreli olmalarına rağmen, çok hücrelilerde görülen yaşamsal işlevlerin birçoğunu yapabilen ve çoğu türlerinin hem hayvan hem de bitki özelliği gösterebildiği ilk protozoaların (bir hücreliler) görülmesi.  

850–630 milyon yıl önce Kartopu dünya adı verilen küresel bir buzullaşma olayının görülmesi[32][33] Bu olayın, canlılarda biyoçeşitliliği ve evrimleşme hızını artırdığı ya da azaltığı konusunda farklı görüşler mevcuttur.[34][35][36]

 

580–542 milyon yıl önce Her ne kadar birbirleriyle olan yakınlık dereceleri hâlâ bir tartışma konusu olsa da fosil kayıtlarda ilk büyük, karmaşık ve çok hücreli organizmaları temsil eden Edikara faunasına ait canlıların görünüşleri.[37]

 

580–500 milyon yıl önce Kambriyen patlamasına ait fosil kayıtlarda günümüz modern hayvan şubelerinin çoğunun görünmeye başlaması.[38][39]

 

5.Gün

580–540 milyon yıl önce Sudan Karaya geçiş / İnanna

Nuh suresi 14.ayet, Fussilet süresi 11.ayet

Atmosferdeki oksijen birikimleri, ozonosferin ve ozon tabakasının oluşumunu sağladı.[40] Ozon tabakası mor ötesi ultraviyole ışınları engellediği için bu durum canlılığın sudan karaya çıkışlarına imkân tanıdı.[40]

 

560 milyon yıl önce İlk mantarların görünmesi (fungi).

 

550 milyon yıl önce Fosil kayıtlarda ilk taraklılar (Ctenophora), süngerler (Porifera) ve mercanların (anthozoa) (koral & deniz laleleri) görülmeye başlaması.  




5.gök

(Beşinci "mera arazisi üzerinde büyüdü" Enmebulugga oldu)


“Allah odur ki, yeryüzünü sizin için durulacak yer, göğü bir bina yaptı; sizi yaratıp donattı ve görünüşünüzü güzel yaptı, sizi temiz / leziz / taze / hoş nimetlerle rızıklandırdı. İşte bu Allah‘tır sizin Rabbiniz! Alemlerin Rabbi olan Allah ne kadar yücedir!”                                                                                             Mümin suresi 64.ayet


yaratıp demek Atomlardan Tek hücreli canlılara geçiş demek,

donattı demek Tek hücreli canlılardan; suda ve karada evrimleşme demek,

görünüşünüzü güzel yaptı, demek İnsansı maymundan İnsana evrimleştirme demek,

 

“Senin o Gani Rabbin rahmet sahibidir. Dilerse sizi ortadan kaldırır ve sizi bir başka topluluğun soyundan vücuda getirdiği gibi, ardınızdan da dilediğini sizin yerinize getirir.”                                                                                                  En‘am suresi 133.ayet


başka topluluğun soyundan demek İnsansı Maymunlar demek,

vücuda getirdiği gibi demek Evrimleştirme demek,


“O ki, sizi halden hale / evreden evreye geçirerek yarattı?”

                                                                          Nuh suresi 14.ayet

halden hale demek Biyolojik evrim süreçleri demek,

evreden evreye demek Sudan karaya geçiş demek,


“Ve Allah sizi bir bitki olarak yerden bitirdi.” 

Nuh suresi 17.ayet,

İnsanın biyolojik soy ağacı:

├─ Tek hücreliler 

├─ Bitkiler 

├─ Mantarlar 

├─ Protistler 

├─ Bakteriler 

└─ Hayvanlar

├─ Omurgasızlar

└─ Omurgalılar

├─ Kuşlar

├─ Sürüngenler

├─ Balıklar

├─ Amfibiler

└─ Memeliler

├─ Etçiller

├─ Deniz memelileri

├─ Kemirgenler

├─ Yarasalar

├─ Böcekçiller

├─ Keseliler

└─ Primatlar

├─ Önmaymunlar

├─ Maymunlar

└─ İnsansılar

├─ Gibon

├─ ġempanze

├─ Goril

├─ Orangutan

└─ İnsan


“Sizi yerden yarattık…….….” 

                           Taha suresi 55.ayet 


“Sizi topraktan oluşturan ve orada ömür geçirten O‘dur……..” 

                                                                           Hud suresi 61.ayet, 


“Sizin yaratılmanız da diriltilmeniz de bir tek canlının ki gibidir. Allah Semi‘dir, Basir‘dir.”                                                                                           Lukman suresi 28.ayet 


“………Her canlı şeyi sudan oluşturduk…..” 

                                                Enbiya suresi 30.ayet 


“Sizi bir balçıktan yaratmış olan O‘dur…………….” 

                                                                   En‘am suresi 2.ayet 


“…..sizi, topraktan yaratmış olmasıdır. Sonra siz bir insan türü oldunuz, her tarafa yayılıyorsunuz.”                                                                                  Rum suresi 20.ayet 

 

İnsan (taksonomik adıyla Homo sapiens Latince "akıllı insan" veya "bilen insan"), Homo cinsi içerisindeki yaşayan tek tür. Anatomik olarak 200.000 yıl önce Afrika'da ortaya çıkmış ve modern davranışlarına 50.000 yıl önce kavuşmuştur.

 


Fatır suresi 11.ayet,: Dünya‘da yaşam başlangıcı, canlı evrimi ve maymundan insan evrimi; Yunus suresi 31.ayet, Mümin suresi 67.ayet, Ali İmran suresi 27.ayet, Rum suresi 19.ayet, Hac suresi 5.ayet, Necm suresi 32.ayet, 


Fussilet suresi 11.ayet,: 5.gün su oluşum sonrası, suda mikro yaşam başlangıcı 

 Nur suresi 45.ayet,:Yaşam suda başlatıldı 

 Enbiya suresi 30.ayet,:Yaşam suda başlatıldı,sonrasında su yaşamı ile atmosfer oluşturuldu 

 Ali İmran suresi 59.ayet,: Atomlardan hücreye geçiş 

Secde suresi 7.ayet,: Omurgasız biyolojik canlılardan omurgalı canlılara geçiş, 

Taha suresi 55.ayet,: Yaratılışın Dünya‘da yapıldığının açıkça söylenmesi 

 Müminun suresi 79.ayet,:Yaratılışın Dünya‘da yapıldığının açıkça söylenmesi 

 Hud suresi 7.ayet,: Dünya‘da su oluşumundan sonra, atmosfer oluşmadan önceki durum, 

Fussıllet suresi 11.ayet,: Sudaki yaşam faaliyetleri ile oluşan atmosferle,yaşamın karaya

                                 geçmesi, 

Rum suresi 20.ayet,: Biyolojik yaratılış sonrası evrimle insan türü olmak 

Müminun suresi 12.ayet,; Atomlar 

Müminun suresi 13.ayet,; Su ortamında Atomlardan tek Hücrelere geçiş 

Müminun suresi 14.ayet,; 

                          Su ortamında tek Hücrelerden (eşeysiz üreme) çok hücrelere geçiş,; 

                          çok hücrelerden (eşeyli üreme) omurgasız canlılara geçiş,; 

                          omurgasız canlılardan omurgalı canlılara geçiş,; 

                          omurgalı canlıların suda son şeklini alması; 

                          omurgalı canlıların karaya geçmesi ve karasal evrimsel süreçleri. 

Hicr suresi 29.ayet,:Yaratılış sonrası açıkça biçimlendirme ve insan süreci/evrim söylemi 

Şuara suresi 7.ayet,: Yaratılışın Dünya‘da suda topraktan başlatıldığı, 

Tegabün suresi 3.ayet,; Maymundan insana evrim 

Sad suresi 71.ayet,: 

                  …çamurdan bir insan... demek Güvenilmez biyolojik canlı demek, 

Sad suresi 72.ayet,; Onu kıvama erdirip / Evrim süreci söylemi 

 Yasin suresi 68.ayet,; Yaratılışta evrim vurgusu 

Fussillet suresi 9.ayet,: 

1.gün biyolojik canlı yaratılması ve insan evrimi (MÖ 3.85 milyar yıl önce), 

2.gün Ġnsan bilinç testi (MÖ 4000), 


İnsanın evrimi

İnsanın evrimi, modern insanın (Latince: Homo sapiens) evrimsel kökenini ve ne tür evrimsel süreçlerle ortaya çıktığını incelediği gibi insanın en eski atalarını ve atasal kökenlerini de konu edinir. Bunun yanında insanla ortak ataları paylaşan ve insan ile yakın akraba olan türlerin evrimini ve kökenini de araştırır. İnsan evrimi, konu olarak 1863 yılında T. H. Huxley tarafından oluşturulan bilim dalı primatolojiyi ve günümüz maymunlarının tüm yaşam formları ile onların eski atalarının fosillerini de dikkate almaktadır.[1] Bunun yanında insanın evrimsel tarihi üzerindeki çalışma ve araştırmalar fiziksel antropoloji, primatoloji, arkeoloji, dilbilim, genetik ve embriyoloji dahil olmak üzere birçok bilimsel disiplinleri de içerir.[2]

Genetik araştırmalar ve fosil kayıtlar ışığında, insanın da üyesi olduğu Primat takımının evrim sürecinde günümüzden yaklaşık 65-55 milyon yıl arasında Paleosen dönemde ortaya çıktığı tespit edilmiştir.[3][4] Hominidae ailesi veya büyük insansı maymunlar, 15-20 milyon yıl önce Miyosen dönemde Hylobatidae (Gibongiller) ailesinden ayrılmıştır. Yaklaşık 14 milyon yıl önce Ponginae veya orangutanlar Hominidae ailesinden ayrılmıştır.[5] Goril ve şempanze ata formlarının da Homo cinsine giden soy hattından 5-6 milyon yıl önce ayrıldığı düşünülmektedir. Homo cinsi veya insan ailesi, bundan 2.3 ile 2.4 milyon yıl önce Afrika'da Hominini ve Australopithecine türlerinin son ortak atasından evrilmiştir.[6][7] Bu anlamda insanın yakın dönem evrimi, insan ve şempanzelerin ortak ataları olan popülasyonların birbirinden ayrılmasından sonra başlamıştır. Bu iki popülasyondan insanın ortaya çıktığı grup ile bu grubun tüm nesli tükenen soyları Hominini olarak adlandırılırlar.


Hominoidler, ortak bir ataların torunlarıdır.

Afrika, Asya ve Avrupa'nın farklı bölgelerinde giderek artan sayıda iyi korunmuş fosillerin bulunuşu, insan evrimi hakkındaki bulguların genişlemesine ve insanların ataları hakkında bilgilerin artmasına neden olmakla beraber bu bulgulardan elde edilen bilgiler, insan ve insan öncesi türlerin tam olarak yaşadıkları zaman aralıkları ile dağılım bölgelerinin eksiksiz olarak tespit edilmesinde ve bilimciler arasında tam bir görüş birliği sağlanmasında yeterli olmayıp buna dair daha fazla tartışmaların ve kapsamlı araştırmaların yapılmasını gerekli kılmaktadır. İnsan evrimi hakkındaki araştırmalar, mevcut yöntemlerin sınırlarında ya da bu bulguların sağladığı analitik verilerin altında hareket ettiği için[8] insanın soyağacı hakkındaki tartışmalar, insanın atası olan tarih öncesi birçok türün soyağacındaki yerlerinin sistematik sınıflandırması ile bu türlerin birbirleriyle olan akrabalık dereceleri ve yakınlıkları tartışmalı olup tam olarak tamamlanmamıştır.[9]

Çoğu kez Hominini türleri şu şekilde belirlenmiştir: insandan önce insana yakın türleri içeren ve "ön insan" denilen Australopithecine'ler; "ilk insanlar" olarak tanımlanan Homo habilis ve Homo rudolfensis; "erken insanlar" olarak daha sonra ortaya çıkan ve Homo cinsine dahil olan tüm türler (Homo sapiens hariç); "modern insan" veya "günümüz insanı" olarak tanımlanan Homo sapiens.[10] Bunun yanında insanın evrimine, bazen insandan önceki bir zaman dilimi olan ve günümüzden 20 milyon yıl öncesini kapsayan Miyosen dönemindeki hayvandan insana geçiş aşaması da dahil edilir.

 

İçindekiler

1En uzak ata

2İnsanın oluşumu

2.1Hominid (Büyük insansı maymunlar)

2.2Homininae

2.3Hominini (İnsansılar)

2.4Australopithecus (İki ayak üzerinde durabilen insansılar) Bipedalizm

2.5Homo (insan ve yakın akrabaları)

3İnsansıların kökenine dair molekülergenetik bulgular

4İnsandan önce ne vardı?

4.1Primatların kökeni

4.2İnsansıların evrimsel gelişimi

4.3Avrasya'daki dağılımları

4.4Afrika'daki gelişim

5Hominini türlerinin ayrışması

5.1Erken dönem Homininleri

5.2Australopitesinler

6İlk Homo türlerinin ortaya çıkışı

6.1Homo rudolfensis ve Homo habilis

6.2Homo gautengensis

6.3Homo ergaster ve Homo erectus

6.4Homo georgicus

6.5Homo antecessor ve Homo cepranensis

6.6Homo heidelbergensis

6.7Homo rhodesiensis ve Gawis kafatası

6.8Neandertal ve Denisova insanı

6.9Homo floresiensis

6.10Homo sapiens

7İnsanın kökenine dair modeller

7.1Afrika'dan çıkış

7.2Çok bölgeli evrim modeli

8Bilinen insan evrimi araştırmacıları

9Türler listesi

En uzak ata

Fosil kayıtlarından izlenebilen ve insanın atası olduğu düşünülen en uzak köken orman tabanında yaşayan yumuşakcalarla beslenen bir prosimiyen [11] olduğu görüşü yaygındır. Bu canlı 70 milyon yıl önce orman tabanını bırakarak orman tavanına yani ağaçlara sıçrayan bir türdü. Uzmanlarca bu türe ağaçsivrifaresi denmiştir.[12]

Ağaçsivrifaresi yaklaşık 50 milyon yıl boyunca ağaçlarda yaşadığı sanılmaktadır. Bu süre sonunda bedeni irileşmiş, iskeleti dikilme yönünde gelişmiş, parmakları nesneleri güçlü bir şekilde kavrayacak şekilde gelişmiş, gözleri üç boyutlu olarak görme olanağı verecek şekilde yanlardan önlere doğru kaymıştır [13]

İnsanın oluşumu

İnsan evrimi diye nitelendireceğimiz bölümde Homo sapiens'e kadar gelen türler ve özellikleri şöyledir [14]:

 

Ağaçlarda yaşayan plesiadabiformeler

100 milyon yıl önce eteneli doğuran memeliler evrimleşmiştir.

70 milyon yıl önce ağaç sivri faresi

65 milyon yıl önce ağaçlarda yaşayan plesiadabiformeler

55 milyon yıl önce, başparmağı öteki parmaklarının karşısına konuşlanabilen canlıların (adabiformeler) yeryüzünde görülmeye başlaması

50 milyon yıl önce simiyenler

40 milyon yıl önce göz çukurları öne kaymış olup üç boyutlu görebilen primatların (haplorhinler) ortaya çıkması

30 milyon yıl önce antropoidler

25 milyon yıl önce insanınkine benzer diş yapılı eski dünya maymunlarının (catharhinler) görünmeye başlaması

100 milyon yıl önce ortaya çıkan memeli sınıfı prosimiyenler ve antropoidler olarak çatallanıp iki primat takımına ayrıldığı düşünülmektedir. Antropoidler ise kuyruklu büyük maymunlar ve kuyruksuz büyük maymunlar olarak iki sınıfta incelenmektedir.

Hominid (Büyük insansı maymunlar)

 

Hominoidlerin taksonomi ağacı

Hominidae, tarih öncesi insansı canlıları ve insanı kapsayan bilimsel aileye verilen addır.

Eski dünya kuyruksuz maymunlarından 7 – 7,5 milyon yıl önce soyu orangutana varacak olan pongidler cinsi ayrılmıştır.

Ponginae

Homininae – insan türüne giden yol

Homininae

6 milyon yıl önce günümüzün goril şempaze cinslerini oluşturan atalar ayrılmıştır

Gorillini

Hominini – insan türüne giden yol

Hominini (İnsansılar)

Günümüzden 5 milyon yıl önce homininilerin yolu ayrılmıştır.

Panina

Hominina – insan türüne giden yol

 

Erken Homininilerden (insansılar) Homo (insan) türlerine evrimi gösteren zaman çizelgesi.

Australopithecus (İki ayak üzerinde durabilen insansılar) 

Bipedalizm

Sahelanthropus 7 milyon yıl önce evrimleşti

Orrorin 6 milyon yıl önce

Ardipithecus 4,4 milyon yıl önce

Kenyanthropus 3,5 milyon yıl önce

Australopithecus 5,5 milyon yıl önce evrimleşti - 1,7 milyon yıl önce soyu tükendi

Paranthropus 2,7 milyon yıl önce evrimleşti - 1,7 milyon yıl önce soyu tükendi.

Homo (insan ve yakın akrabaları)

Homo gautengensis 2 milyon yıl önce evrimleşti

Homo habilis (Yetenekli insan) – Modern insanın ilk uzak insan atası, 1,9 milyon yıl önce

Homo rudolfensis 1,9 milyon yıl önce

Homo georgicus 1,8 milyon yıl önce

Homo ergaster 1,75 milyon yıl önce

Homo erectus (Dik insan) – Homo habilis'ten türemiş uzak insan atası, 2 milyon yıl önce evrimleşti - 400 000 yıl önce yok oldu

(Homo erectusların bir kısmının günümüzden 50 000 yıl öncesine kadar yaşadığı iddia edilmektedir.)

Homo cepranensis 450 000 yıl önce evrimleşti

Homo antecessor 1,2 milyon yıl önce evrimleşti

Homo heidelbergensis 600 000 yıl önce evrimleşti "Goliath"

Homo neanderthalensis (Neandertal insanı) – 350 000 yıl önce evrimleşti - 30 000 yıl önce yok oldu

Homo rhodesiensis 300 000 yıl önce evrimleşti

Denisova insanı – Altay bölgesinde 40 000 yıl önce

Homo floresiensis 94 000 yıl önce evrimleşti? - 12 000 yıl önce soyu tükendi "Hobbit"

Homo sapiens – Yakın insan, 200 000 yıl önce

Homo sapiens idaltu 160 000 yıl önce

Homo sapiens sapiens – Günümüz insanı 50 000 yıl önce

İnsansıların kökenine dair molekülergenetik bulgular 

Fosiller aracılığıyla türler tek tek birbirlerinden ayırt edilebildiği gibi var oldukları da bu fosiller temelinde belgelenip kanıtlanabilmektedir. Buna karşın belirli bir türün bireylerinin fiziksel özelliklerinin onları daha genç ve erken bir döneme atacak kadar evrimleşip farklılaştığı tam zaman noktası fosiller temelinde sadece kaba bir şekilde tahmin edilebilirler. Bunun nedeni, bir önceki türün ilk özellikleri ile bir sonraki türün yeni kazanılmış özellikleri arasında keskin olmayan, tam aksine çok yumuşak ve akıcı geçişlerin bulunmasıdır. Birbirini takip eden iki tür arasında keskin bir çizgi çizmek zor olduğu gibi çoğu zaman fosil bulgulardaki eksiklikler ve aralıklar yüzünden de neredeyse imkânsızdır.

Moleküler saat, türlerin birbirinden ayrıldığı zamanı daha tam ve daha yakın olarak tespit etmek için araştırmalarda kullanılan önemli bir metot olup bunun için günümüzde yaşayan türlerin DNA analizlerine ihtiyaç duyulur. Moleküler saatin tam akış hızı ve geçmiş dönemlerde mutasyon görülme sıklıkların oranı tam olarak bilinmediği ve kalibrasyon karşılaştırmaları fosil kalıntılara bağlı olduğu için bu değerlendirmelerin sonuçları uzmanlar arasında tartışmalı olup sadece primat evrimin erken aşamaları için de söz konusu değildir. Bu anlamda 1960'ların sonlarında primatların evrimi için oluşturulan zaman çizelgesi[15] ilke olarak hala geçerliğini korusa da detaylara girildiğinde fazlaca açıldığını ve yayıldığını göstermiştir. Bunun yanında moleküler saat ile hesaplanan zamanlar ile fosil bulguların tarihlendirilmeleri ile elde edilinen zamanlar arasında çoğu zaman milyonlarca yıl fark bulunabilmektedir.

İnsan, şempanze, orangutan ve şebek kafatasları ile ortalama beyin ağırlıklarının karşılaştırması.

Bu anlamda, 1985 yılında DNA analizlerin sonucuna dayalı olarak yayınlanan bir çalışmaya göre 90 milyon yıl önce Euarchontoglires ailesinden diğerlerinin yanında bir taraftan günümüz fareleri ile diğer taraftan içinde büyük insansı maymunlar ve gibongillerin de yer aldığı insansılar oluşmuştur.[16] Son analizler de aynı şekilde bu tarihlendirmeyi onaylamakta ve bu türlerin 80 ile 116 milyon yıl arasında genetik ıraksama ile birbirinden ayrıldığını öngörmektedir.[17] Yine bu araştırmaya göre, günümüz köpeksi maymunlara (asıl köpeksi maymunlar ile babun ve şebeklerin dahil olduğu grup) götüren soy ile insansılara götüren soy günümüzden 23 milyon yıl önce, Miyosen başlarında birbirinden ayrılmaya başlamıştır.[18] İnsansılar ise bu yeni tarihlendirmeye göre yaklaşık 15 milyon yıl önce Gibongiller ve büyük insansı maymunlar olmak üzere iki kola ayrılmıştır. Büyük insansı maymunların Asya'daki türleri (orangutanın atası) ile Afrika'daki türleri arasındaki ayrılma günümüzden 11 milyon yıl önce, goril ile şempanzelerin birbirinden ayrılması 6,5 milyon yıl önce ve son olarak şempanze ve hominini ayrılması ise 5,2 (± 1,1) milyon yıl öncesine denk gelmektedir.

Bu zamanların şu anda ne kadar geçerli olduklarını aşağıdaki örnekler göstermektedir: Moleküler saat yöntemi ile yapılan hesaplamalarda primatların ortaya çıkışı 90 milyon yıl önceki Kretase dönemine tarihlendirilirken bulunan fosil kayıtlar temelinde yapılan hesaplamada ise 56 milyon yıl öncesine, Paleosen dönemine tarihlendirilmiştir.[17] Daha önceki araştırmalarda temel olarak alınan mutasyon oranları, goril genom diziliminin çözülmesinden sonra goril ile şempanzenin ayrışma zamanını 5,95 milyon yıl olarak gösterirken fosil bulgular temelinde yapılan çalışma ise bu tarihlendirmeyi göreceli hale getirmiş ve -günümüzde yaşayan Homo sapiens popülasyonlarının mutasyon oranları temel alınarak- soy çizgilerinin ayrımını 6-10 milyon yıl önce gerçekleştiğini gösteren daha yavaş bir mutasyon oranı öngörmüştür.[19] 2010 yılı başlarında Terry Harrison fosil kalıntılar yardımıyla şempanze ve hominini ayrımını 7,5 milyon yıl öncesine tarihlendirirken[20][21] Claude Owen Lovejoy ise 2009 yılında, moleküler saat temelinde yapılan çalışmasında şempanze insan ayrımını 6 ile 5 milyon yıl öncesine tarihlendirmiştir.[22]

İnsan ve diğer primatların kromozom yapılarıyla ilgili genom projelerinin tamamlanması, bu türlerin ortak ata ve DNA özgeçmişlerine işaret eden bulgular sunmuştur.(Görsel kaynak[[23]])

İnsandan önce ne vardı 

 

Notharctus

Primatların kökeni

Ana madde: Primatlar

Primatların evrimsel tarihi günümüzden 65 milyon yıl öncesine kadar takip edilebilir.[24] Bilinen en eski primat benzeri memeli türler olan Plesiadapis'ler,[25] Kuzey Amerika'dan gelmekle beraber Paleosen ve Eosen devrinde elverişli tropikal iklim şartlarında Afrika ve Avrasya'ya kadar yayılmışlardı.

Modern iklim şartlarının başlangıcı, günümüzden yaklaşık 30 milyon öncesine uzanan Erken Oligosen dönemde ilk antarktik buzulların oluşumu tarafından tetiklenir. Bu döneme ait bir primat örneği Notharctus'tur. 1980'li yıllarda Almanya'da bulunan 16.5 milyon yıllık fosil, Doğu Afrika'daki benzer formlardan 1.5 milyon yıl daha eski olup insanların en eski atalarının Afrika kökenli olduğuna dair teorileri sorgulamaktadır.

Bir görüşe göre, Avrasya coğrafyasında yayılarak gelişen bu primatlar Dryopitekus da dahil olmak üzere Afrikalı büyük insansı maymunlar ile insanlara giden soyu oluşturdular ve bu soy daha sonra Avrupa kıtasından Batı Asya'ya ve Afrika'ya doğru göç ettiler.[26]

İnsansıların evrimsel gelişimi

İnsansıların üst ailesi olan Hominoidea'ların beşiği, günümüzden 23 ile 16 milyon yıl öncesine yayılan.[20] erken Miyosen döneminin Doğu Afrikasıdır.[27] Hominoidea üst ailesinin erken Miyosen dönemdeki ilk formları "arkaik" veya "kök Hominoidea" olarak tanımlanır. Bu ilk formların birbirleriyle olan akrabalık ilişkileri ve bu ilk formlar ile onların daha sonra ortaya çıkan türleri arasındaki akrabalıkları fosil örneklerin henüz yetersiz sayıda bulunmuş olmalarından dolayı tartışmalıdır. Bunun yanında bilinen Miyosen dönemi ilk insansıların hiçbirisi, büyük insansı maymunlar için yürümeye dair tipik olan fiziksel özellikleri henüz göstermemektedirler. Görünüşe göre, Miyosen dönemi insansıları artan oranlarda ormanlardan açık alanlara çıkarak daha sonra günümüzden yaklaşık 5 milyon yıl önce Pliyosen devri insansılarını (Hominoidea) oluşturmuşlardır.[28]

Proconsul iskeleti

Bundan yaklaşık 18 ile 15 milyon yıl önce iki evrimsel kol ayrılır: Bir kol gibonlara (Hylobatidae) ayrılırken diğer kol halihazırda Miyosen döneminde soyları tükenmiş olan cinslere, Afropitekus, Kenyapitekus, Griphopitekus, Pierolapitekus, Dryopitekus ve Oreopitekus'a ve ayrıca büyük insansı maymunlara ayrılır;[20] yani Asya'daki orangutanlar (Ponginae) ile Afrika'daki büyük insansı maymunlara (Homininae: goril, şempanze, insan).

Bazı uzmanlar paleontolojik bulgulardan yola çıkarak büyük insansı maymunların, bu dönemde var olan ve Proconsul'a ismini veren[29] Proconsulgiller üst ailesinden (Proconsuloidea) gelmiş olduğunu varsayarlar. Nitekim Proconsuloidea ailesi türler açısından son derece zengin ve sıra dışı bir takson oldukları gibi özellikle Afrika'nın tropikal yağmur ormanlarında ve Arap Yarımadası'nda bulunmuşlardır.[20] Diğer paleontologlar ise Proconsulgillerin bir kardeş taksonunun büyük insansı maymunları oluşturmuş olabileceği görüşünü daha olasılıklı bularak buna dair herhangi bir spekülasyonda bulunmazlar. Şimdiki bilgi düzeyine göre, bilinen Miyosen dönemi Hominoidea taksonlarından hiçbiri Afrika büyük insansı maymunları ve Hominini soyu için doğrudan bir ortak ata olarak gösterilememektedir.[30]

Avrasya'daki dağılımları

 

Proconsul'un vücut yapısına dair bir çizim

17 ile 14 milyon yıl önce Afrika kliması Rift Vadisi'nin tektonik yükselişi etkisiyle kurumaya başlarken diğer yandan yıllık sıcaklık ortalamaları arasında güçlü farklılıklar da ortaya çıkmaya başladı. Ekolojik şartlardaki bu değişimler, bugünkü bilgilerimize göre Proconsulgillerde çeşitliliğin azalmasına yol açarken köpeksi maymungiller ile insansılar (örneğin Kenyapithecus wickeri, Equatorius africanus ve Nacholapitekus) bu tarihlerde hakim olan ve çoğunluğa geçen cinsler olmaya başladılar. Bu dönemden kalma fosillerde, güçlü çene yapıları, kalın azı dişleri ve diş minesi kalınlığının artışı gibi[31] sert kabuklu ve lifli yiyeceklere uyum sağlama ile ilgili adaptasyonların geliştirilmiş olduğuna ve 16 ile 15 milyon yıl önce ilk defa Afrika dışında kalan yerlerde, Avrasya'nın geniş bölgelerinde bu türlerin yerleşmiş olduğuna dair izlere rastlamak mümkündür.[32]

Yaklaşık 16 milyon yıl önce, erken Miyosen'den orta Miyosen dönemine girildiğinde orangutanın Asya'daki türleri diğer büyük insansı maymunlardan ayrılmaya başladı. Orangutanlar ile akraba olan gruplar içinde fosil kalıntılardan bildiğimiz Ramapitekus, Sivapitekus, Ankarapitekus, Lufengpitekus, Khoratpitekus ve Gigantopitekus gibi cinsler yer almaktadır.[20] 1930'lu yılların başlarında Kuzey Hindistan'da ilk defa fosil kalıntıları bulunan Ramapitekus, 1960 ve 1970'li yıllarda hatalı bir biçimde Homininlerin atası olarak düşünülmüştü.

 

Dryopithecus fontani alt çenesi

13 ile 9 milyon yıl önce insansı türlerin sayısı Avrupa kıtasında artmaya başlamıştır. Bu döneme ait İspanya'da bulunmuş olan Pierolapitekus ve Anoiapitekus dışında en az dört ayrı Dryopitekus türünün daha olduğu da bilinmektedir.[33] Buna benzer bir gelişme, tek hayatta kalanının orangutan olduğu Asya'daki diğer formlarda da görüldü.

9,6 milyon yıl önce Avrupa'da Valesiyen krizi olarak bilinen olayda ekosistemde önemli değişiklikler baş göstermeye başladı.[34] İspanya'nın Akdeniz bölgesinden başlayarak Batı ve Orta Avrupa'nın subtropikal ve daima yeşil ormanları giderek artan soğukluk nedeniyle yok oldular. Bu orman örtüsünün yerini yaprak döken ağaç türleri ve güneydeki bazı bölgelerde de bozkırlar ve stepler aldı. Bitki örtüsünü etkileyen bu iklim değişiklikleri bölgede yaşayan hayvanların yaşamını da önemli bir şekilde etkilemeye başladı. Bunun sonucu olarak bu dönemdeki çoğu insansıların Avrupa'daki türleri yok oldular. Sadece Oreopitekus, yaklaşık 7 veya 6 milyon yıl öncesine kadar Sardinya / Korsika bölgesindeki bir adada hayatta kalmayı başardı. 8 ile 7 milyon yıl önce Tibet Platosu'nun tektonik yükselişi Asya'da muson iklim yoğunluğunun artmasına neden oldu. Bunun sonucu olarak, C4-bitki türlerin artış göstermesiyle kanıtlandığı üzere -Avrupa da dahil- yağış sıklığı azalmaya başladı. İklim değişikliği nihayetinde Avrupa'daki tüm insansıların neslinin tükenmesine yol açarken[35] Asya'da da sadece orangutanlar ile gibongillerin hayatta kalabildiği şiddetli bir tür azalmasına neden oldu.

Afrika'daki gelişim

Kuzey ve Doğu Afrika da 9,6 milyon yıl önceki Valesiyen krizinden etkilenmiştir.[36] Ancak bu bölgelerde 13 ile 7 milyon yıl öncesine ait fosil kalıntılara pek rastlanılmamaktadır. Bu bölgelerde fosil buluntulara pek sık rastlanılmaması, insansı maymunların Asya'da geliştiği ve daha sonra Afrika'ya geri göç ettikleri var sayımına yol açmıştı.[37] Aslına bakılırsa fosil oluşumu için iklimin çok nemli oluşu gibi elverişsiz şartlar Afrika'da ancak az sayıda fosil bulunmuş olmasının temel nedenlerinden biridir. Ancak 2007'de ilk kez tanımlanan 10 milyon yıllık Nakalipithecus nakayamai'nin Kenya'da bulunması,[38] ayrıca daha önce de Kenya'da olduğu bilinen ve biraz daha eski olan Samburupithecus kiptalami ile Etiyopya'da bulunan ve yine biraz daha eski olan Chororapithecus fosiline rastlanılması ile Afrika'da da Orta ve Geç Miyosen dönemlerinde çok sayıda insansı türlerin yaşamış olduğu ortaya çıkarılabilmiştir. Yaklaşık 6 ile 8 milyon yıl önce Afrika'da Geç Miyosen döneminde goril ve şempanze soy çizgileri Hominini soy çizgisinden ayrılmaya başlamıştır.[20]

Haziran 2006'da Nature dergisinde Broad Enstitüsü, Massachusetts Teknoloji Enstitüsü ve Harvard Üniversitesi tarafından ortaklaşa yayınlanan bir gen analizi,[39] erken Hominini türlerin şimdiye kadar sanılandan daha alışılmadık şekilde bir evrimsel gelişim geçirdikleri göstermiştir. Bu çalışmada 20 milyon insan DNA baz çifti ile şempanze ve goril DNA'ları moleküler saat aracılığıyla birbirleriyle karşılaştırılmış ve çalışma, ilk büyük insansı maymun türlerinden birinin halihazırda 10 milyon yıl önce Hominini'nin ön atalarından ayrıldığı sonucuna varmıştır. Buna rağmen her iki popülasyon birkaç yüz bin yıl sonra tekrar bir araya gelerek karışmış ve melez popülasyonlar oluşturmuştur.[39]

Araştırmacıların ortaya çıkardığı bu sonuca göre, birbirinden ayrılma ve birleşmeler ve yeniden melezleşmeler 4 milyon yıl boyunca yer değiştirerek birbirlerini takip etmiş ve sonunda şempanzelerin ataları 6,3 ile 5,4 milyon yıl önce nihai olarak Hominini oymağından ayrılmıştır. Bu en son gen alışverişi, X Kromozomunun daha sonra insanlar için karakteristik olan bir forma dönmesi ve aynı zamanda yakın bir şekilde şempanze X kromozomunu da andırması, bunun yanında özellikle X kromozomunun kesintisiz olarak çok genç bir yaşa sahip olması nedeniyle kanıtlanmış görünüyor. Ancak bu seneryoya da itirazlar olmuştur.

Hominini türlerinin ayrışması 

Hominini grubuna ait cins ve türlerin varoluş süreleri ve hangi zaman aralıklarında yaşadıkları tahmini değerler olup fosillerin bulunduğu katmanların jeolojik analizlerine, yani fosillerin elde edildiği mevkilerde yer alan katmanların yaşlarının doğrudan hesaplanılmasına dayanır.[40] Moleküler saat olarak bilinen yöntem, modern insanın Hominini grubu içinde hayatta kalabilen tek tür olması ve genetik materyalin sadece ona en yakın olan Neandertal insanı ile karşılaştırılabileceği için henüz DNA örnekleri elde edilemeyen diğer Hominini cinsleri için kullanılamamaktadır.[41] Günümüzde goril ve şempanzelerin dahil olduğu büyük insansı maymunlar grubu hayatta kalabilmiş olduğu için moleküler saat bu gruplara uygulanabilmektedir.[42]

Fosil buluntuların ancak sınırlı sayıda olması nedeniyle, günümüzden 7 ile 5 milyon yıl önce yaşamış olan Sahelanthropus, Orrorin ve Ardipithecus cinslerinden hangisinin insanın ön atası olduğu ve bu cinslerin tarihsel bir şekilde tam olarak doğru biçimde atasal soy çizgisinde kronolojik sıraya oturulmuş olduğu belirsizdir. Şempanzelerden ayrılan ve Hominini grubu içinde yer alan bu fosiller göreceli olarak iyi bilinmektedir. Bilindiği kadarıyla şempanze soy çizgisinden ayrılan bu fosillerden en eskisi 7 milyon yaşındaki Sahelanthropus tchadensis olup[43][44] onu 6 milyon yıl yaşındaki Orrorin tugenensis izlemektedir. Diğerleri ise aşağıda verilmiştir:

Ardipithecus (5.5 - 4.4 milyon yıl önce) ile onun türleri Ar. kadabba ve Ar. ramidus;

Australopithecus (4 – 1.8 milyon yıl önce) ile onun türleri Au. anamensis, Au. afarensis, Au. africanus, Au. bahrelghazali, Au. garhi, ve Au. sediba;

Kenyanthropus (3 – 2.7 milyon yıl önce) ile onun bilinen tek türü Kenyanthropus platyops;

Paranthropus (3 – 1.2 milyon yıl önce) ile onun türleri P. aethiopicus, P. boisei ve P. robustus;

Homo (2 milyon yıl önce – günümüz) ile onun türleri Homo habilis, Homo rudolfensis, Homo ergaster, Homo georgicus, Homo antecessor, Homo cepranensis, Homo erectus, Homo heidelbergensis, Homo rhodesiensis, Homo neanderthalensis, Homo sapiens idaltu, Arkaik Homo sapiens, Homo floresiensis.

 

Hominini Türlerinin Zaman İçinde Dağılımları

[gizle]

 

 

Hominini cinsleri:

Artan ve azalan oranlarda bulunan fosillerin kronolojik sıralaması onların akrabalık ilişkileri hakkında tam bir vargıya götürmemektedir.

 

Sahelanthropus tchadensis

 

 

Ardipithecus

 

 

Ardipithecus

 

 

Sahelanthropus tchadensis

 

 

Taung çocuğu

 

 

Australopithecus afarensis

Erken dönem Homininleri

Ana maddeler: Sahelanthropus tchadensis, Orrorin tugenensis ve Ardipithecus ramidus

 

Sahelanthropus tchadensis kafatası

Yaklaşık 6 milyon yıl yaşındaki Orrorin tugenensis'in 2000 yılında[45] ve 6 - 7 milyon yıl yaşındaki Sahelanthropus tchadensis fosilinin ise 2001 yılında[46][47] bulunmalarının ardından her iki türün halihazırda iyi ayak üzerinde yürüyebilen en eski Hominini türleri olduğu açığa çıkmış, böylece insanın doğrudan atası olarak konumlandırıldılar. Ancak bu bulgu, moleküler saatten elde edilen ve Homo ile şempanze soy çizgisinin günümüzden 5 ile 6 milyon yıl önce ayrılmış olduğunu hesaplayan bulguyla örtüşmemektedir.[48]

Daha önce 1994 yılında Etiyopya'da halihazırda Ardipithecus ramidus'e ait fosil kalıntılar bulunmuştu. 4.4 milyon yıl ile tarihlendirilen[49] bu fosiller de birçok araştırmacı tarafından insanın doğrudan atası olarak belirlenmişti.[50] En başta özellikle "Ardi" fosili olmak üzere, bu türün bireyleri de iyi ayak üzerinde yürüyebilme özellikleri göstermektedir. Sahelanthropus, Orrorin ve Ardipithecus'un birbirleriyle olan akrabalık ilişkisi ile daha sonra ortaya çıkan Hominini türleri arasındaki akrabalık dereceleri tartışmalı bir durumdadır ve tam olarak bilinmemektedir.

Bu fosiller, Dünyanın ortalama ısısının günümüzden 4 °C daha sıcak olduğu bir dönemden, Messiniyen ve Zankliyen alt dönemlerindeki geçiş aşamasından gelmektedir.[51] 2001 yılında yayımlanan bir araştırmaya göre, ilk Hominini türlerinin yaşam alanı en çok yüzde 40'ı ağaçlarla kaplı olan, tropik yağmur ormanları ile kuru çöller arasındaki geçiş bölgesinde yer alan geniş çayırlar ve savanlardı. Bu bölgelerde daha sonra, -günümüzden 3.6 milyon yıl önce- ağaç örtüsü biraz daha artarak yüzde 40 ile 60'a ulaşmış, ancak Pliyosen'den Pleistosen'e (Buzul Çağı) geçiş döneminde tekrar azalarak günümüzden 1,9 milyon yıl önce, ağaç örtüsünün yarısından çoğunun, yüzde 50'den daha fazlasının yok olması şeklinde devam etmiştir.[52]

ERKEN DÖNEM HOMİNİN TÜRLERİ

Görsel İsim Yaş Tür Bulunuş

tarihi Ülke Keşfeden kişiler

  TM 266 (Toumai)

7 milyon[53]

Sahelanthropus tchadensis

2001 Çad

Alain Beauvilain, Fanone Gongdibe, Mahamat Adoum ve Ahounta Djimdoumalbaye

  BAR 1000'00

6 milyon[54]

Orrorin tugenensis

2000 Kenya

Martin Pickford, Kiptalam Cheboi, Dominique Gommery, Pierre Mein, Brigitte Senut,

  Ardi

4.4 milyon[55]

Ardipithecus ramidus

1994 Etyopya

Yohannes Haile Selassie



Australopitesinler

Fosil bulgular aracılığıyla hakkında göreli bilgilere sahip olunan ve halihazırda iki ayak üzerinde dik yürüyebilen insanın atalarından biri de Australopitekus'lardır. Australopitekus türlerinin birbirleriyle olan akrabalıkları ve Homo türleriyle olan akrabalık ilişkileri henüz tam olarak açıklık kazanmamıştır. Şu an için Australopithecus anamensis kuşkusuz en erken Hominini türü olarak kabul edilmektedir.[20] Türkçe çevirisi tam anlamıyla "Kuyruksuz Güney Maymun Adamı" olan Australopitekus buluntularına dair en önemli arkeolojik alanlarından biri Güney Afrika'da Johannesburg kentinin 50 km kuzeyinde yer alan Gauteng vilayeti olup zengin fosil yatakları içeren bu bölge "insanlığın beşiği" olarak kabul edilir.[56] UNESCO tarafından dünya mirası kabul edilen insanlığın beşiğinde bugüne kadar gün ışığına çıkarılan fosiller arasında her ikisi Australopithecus africanus türüne ait olan Taung çocuğu ile Dikika çocuğu (Selam) olarak tanınan üç yaşındaki bir kız çocuğu ile Australopithecus afarensis türüne ait olan Lucy fosili bulunmaktadır. Tanzanya'nın Laetoli bölgesindeki Olduvai Kanyonu'nda birkaç Australopithecus afarensis bireyine ait bulunan fosil ayak izleri bu türün temsilcilerinin halihazırda iki ayak üzerinde yürüdüklerini göstermektedir.[57] Buna karşın 1999'da Meave Leakey tarafından Kenya'da bulunan Kenyanthropus platyops'un Australopithecus cinsine mi dahil edileceği yoksa kendi başına ayrı bir cins olarak mı sayılması gerektiği kesinlik kazanmamıştır.

Buna karşın çok güçlü bir çene yapısına sahip olan Paranthropus ise kendi başına bir cins olarak kabul edilmiş ve iri yapılı Australopitesin'lere dahil edilmiştir.[6][58] Paranthropus gibi iri yapılı Australopitesinlerde güçlü çene oluşumlarına dair adaptasyonların nedeni olarak 2,5 milyon yıl önce ortaya çıkan iklim değişiklikleri ve buna bağlı olarak ısı düşüşleri gösterilmektedir. Bu dönemde kendini gösteren iklim değişiklikleri bir yandan 2,7 milyon yıl önce başlayan arktik Kuvaterner Buzul Çağı, diğer yandan Büyük Rift Vadisi'nin tektonik yükselişi tarafından tetiklendi.[59] Bu değişimlerin sonucu olarak Paranthropus'un atalarının yaşadığı bölgede yağış miktarı azalmaya ve kuraklık dolayısıyla stepleşme olayları görülmeye başladı.[60] İklimin giderek soğumaya ve kurumaya başlamasıyla besin ve yiyecek kıtlığı da başladı. Kısa bir zaman içinde besin olarak ataları taze yapraklarla beslenen bu insansı türler için sadece çok sert liflere sahip olan, katı ve zor sindirilebilir bitkilerden başka bir şey kalmamıştı. Bu kurak bozkırlar, öncelikle kuru çalı veya otlarla beslenebilen ve daha önce küçük formlardaki ataları yaprakla beslenen orman sakinleri olan çift toynaklı ve geviş getiren hayvanlar için besin sunabiliyordu. Bu türler yakın bir zaman içinde büyük sürüler halinde görülmeye başladı ve otçulların sayıları arttığı için etle beslenen veya leş yiyen türler de çoğaldılar. Kendileri için yeterli yiyecek bulamayan dönemin tipik Australopitekusları eğer hayatta kalmak istiyordu iseler bu takdirde yaşamak için çevrelerine uyum sağlayarak değişmek veya yeni beceriler geliştirmek zorundaydılar. Bu şekilde narin yapılı ve iri yapılı Australopitekuslar olmak üzere iki farklı Hominini türü ortaya çıkmaya başladı.

Bazı Australopitekuslar sert lifli bitkileri çiğneyip öğütebilmek için çok kuvvetli çeneler ve güçlü kafatası yapısı geliştirdi.[61] Bunun sonuçlarından biri iri yapılı Australopitekuslara dahil edilen Paranthropus oldu. Diğerleri sorunları çözmek için beyin ve teknik kullandı. Bunlar yiyecekleri daha küçük parçalara ayırmak için ellerine ilk olarak taş aletler aldılar.[60] Yeni yaşama ortamına ayak uyduramayan ve adapte olamayan diğer tüm türler yavaş yavaş yok olmaya başladı.[60]

Paranthropus'un Doğu ve Güney Afrika’da ağaçların seyrek olduğu, sadece kuru ve sert lifli bitkilerin bulunduğu kurak bozkırlarda yaşaması, onun çevresine uyum sağlamasını tetikleyerek onu belirgin bir şekilde narin yapılı diğer Australopithecine türlerinden farklılaşmasına ve diğerlerinden ayrılmasına yol açtı.[60] Paranthropus boisei, Paranthropus robustus ve Paranthropus aethiopicus yaşadığı bu ekolojik niş içinde çok güçlü çiğneme kasları ile çene yapısı ve iri azı dişleri geliştirdi. Bunun yanında kafatasının hemen üstünde yer alan şişkin ve kalın bir kemik tepe çıkıntısı onun çiğneme kaslarını desteklerken güçlü dişleri ile sert kabuklu besinleri kırmasında da önemli rol oynuyordu.[61]

Paranthropus gibi sert lifli bitkileri çiğneyip öğütebilmek için güçlü çene ve diş yapısı geliştirememiş olan diğer narin yapılı Australopitekus türleri ise bunun yerine gitgide daha çok etle beslenmeye yöneldiler.[60] Narin yapılı Australopitekus türleri bu dönemde henüz avcı olarak daha büyük hayvanları avlayamadıkları, bunun yanında avlanmak için sivri pençe veya dişlere de sahip olmadıkları için bu dönemde daha ziyade geride kalan av hayvanlarının artıklarıyla veya taze leşlerle beslenebiliyorlardı. Büyük olasılıkla kemik içindeki iliklere ulaşmak veya sert kabuklu yiyecekleri kırmak için ilk kez bu dönemde taş alet kullanmaya başladılar.[62]

Bunun yanında hangi türün veya cinsin ilk olarak taş alet kullanmış olduğu henüz açıklığa kavuşmamıştır. Bazı araştırmacılar Oldovan taş aletlerinin ilk kez Australopitekuslar tarafından yapıldığını, bunun yanında taş alet yapımının sadece insansı türlere özgü olan bir beceri olamayacağını öne sürerler. Buna göre diğer Australopithecine türlerinin de kaba şekilde olsa dahi taş işlemeye yatkın olmuş olmaları kuvvetle muhtemeldir.[63] Bu varsayımlara dair henüz herhangi bir bulgu olmamakla birlikte ilk Homo türlerinin diğer aletler yardımıyla sistematik biçimde ve geniş çapta farklı taş aletler oluşturabildiklerine dair bulgular mevcuttur.[64]

Narin ve iri yapılı Australophecine türlerinin karşılaştırılması

NARİN YAPILI AUSTRALOPİTEKUSLAR

Tür ismi Yaşadığı zaman Yaşadığı yer Açıklama Görsel

Australopithecus anamensis

4.2 - 3.9 milyon yıl önce Doğu Afrika

Kenya, Turkana Gölü

Etiyopya, Orta Afar Dişleri ve çene yapısı ilkel maymun fosillerine oldukça benzerlik göstermektedir. Bulunan bir kaval kemiği parçası onun iki ayak üzerinde durabildiğinin güçlü bir kanıtıdır. Üst kol kemiği ise insanınkine oldukça benzemektedir.  

Australopithecus afarensis

3.6 - 2.9 milyon yıl önce Doğu Afrika,

Etiyopya-Orta Afar

Tanzanya-Laetoli Düşük alnı, gözün üzerindeki kemik çizgisi, düz burnu ve çenesiz yüzü ile maymuna benzemektedir. Cranial kapasitesi 375-550 cl arasındadır. Çene yapısı maymunların dikdörtgen çenesi ile insanın parabolik çenesi arasında bir form gösterir. Buna bağlı olarak insana benzer dişlere sahip olan afarensisin iskelet yapısı şempanzeyi andırmaktadır. Ancak, leğen ve bacak kemiklerinin insana benzer özellikleri onun iki ayaklı olduğunu kesinleştirmektedir.  

Kenyanthropus platyops

3.5 - 3.2 milyon yıl önce Doğu Afrika

Kenya, Turkana Gölü

Bulunan fosil kalıntılarda muhtemelen dik yürüdüğünü düşündürecek ayak kemiği yapısı ile geniş bir düz yüze sahiptir. Dişi tipik insan ve tipik maymun arasında ara geçiş formu gösterir. Kenyanthropus platyops ismi "Kenyalı düz yüzlü adam" anlamına gelir.  

Australopithecus africanus

3 - 2 milyon yıl önce Güney Afrika

Sterkfontein

Makapansgat

Gladysvale İki ayak üzerinde yürüyebilen, ön kolları bacaklardan biraz daha büyük olan insansı bir tür. Beyin hacmi 420-500 cl arasında olup A. afarensis'ten biraz daha büyüktür. Beyin hacmi şempanzenin beyninden daha büyük olsa da henüz konuşabilecek kadar gelişmemiştir. A. africanus'un diş ve çene yapısı maymunlardan çok insana yakınlık gösterir. Çene yapısı artık tam bir parabol şeklindedir. Azı dişleri A. afarensis'ten daha büyüktür.  

Australopithecus garhi

2.5 milyon yıl önce Doğu Afrika

Etiyopya, Orta Afar, Bouri Bulunan fosil kafatası (cranium), diğer dört iskelet parçası bu türün diğer Australopithecus türlerine kıyasla daha uzun kalça kemiklere sahip olduğunu göstermektedir. Uzun ve güçlü kollara dair yapıların bulunuşu, bipedal yürümede uzun adımlar atabilmeye doğru giden bir eğilim olduğunu gösteriyor. Büyük azı dişleri Australopithecus aethiopicus'a, yüz, kafatası ve dişler ise Paranthropus'a benzememektedir.  

İRİ YAPILI AUSTRALOPİTEKUSLAR

Tür ismi Yaşadığı zaman Yaşadığı yer Açıklama Görsel

Paranthropus aethiopicus

2.7 - 2.3 milyon yıl önce Doğu Afrika

Kenya, Turkana Gölü

İlkel ve gelişmiş özellikleri bir arada taşıyan P. aethiopicus'un beyin hacmi 410 cl olup diğer türlere göre oldukça küçüktür ve iskeletinin ilksel özellikler taşıyan bazı kısımları A. afarensis'e benzemektedir. Ancak yüzünün iriliği ve bilinen insansılar içerisinde en büyük kemik tepe çıkıntısına sahip olması onu diğerlerinden ayırır.  

Paranthropus robustus

2.0 - 1.2 milyon yıl önce Güney Afrika

Kromdraai

Swartkrans

Drimolen

Gondolin Yüzü oldukça iri ve düz bir yapıya sahip olup alın yok denecek kadar yatık ve geniş kas çizgilerine sahiptir. Besinleri genelde sert ve çok çiğnemeyi gerektirecek şekilde olduğundan görece küçük ön dişleri ve iri azı dişleri bulunmaktadır. Ortalama beyin kapasitesi 530 cl civarında olup P. robustus iskeletlerinin yanında bulunan kemikler, onların bu kemikleri kazıcı alet olarak kullandığını işaret etmektedir.  

Paranthropus boisei

2.3 - 1.4 milyon yıl önce Doğu Afrika

Tanzanya, Olduvai

Kenya, Turkana Gölü

P. robustus'a benzemekle beraber yüzü, yan ve arka azı dişleri daha iri yapılıdır. Beyin hacmi yaklaşık 530cl civarında olup erkek bireyler ortalama 68 kg ağırlığında ve 1.3 m uzunluğundayken dişi bireyler 45 kg ve 1.05 m uzunluğundadır. P. robustus tüm Australopitekus türleri arasında en büyük diş ile en kalın diş minesine sahip olan tür olup "fındık kıran" adıyla da bilinir.  

İlk Homo türlerinin ortaya çıkışı

Yaklaşık 3 ile 2 milyon yıl önce Australopithecus'un bir türünden, özellikle alet kullanımına dair bulgulara rastlanıldığı için fosil kalıntıları Homo cinsine dahil edilen insan soyunun ilk temsilcileri evrildi. Homo cinsinin günümüzde hayatta kalan tek türü Homo sapiens olup nesli tükenmiş olan Homo türlerinden bazıları insanın atası, bazıları ise daha çok modern insanın farklılaşarak atasal soydan ayrılan kuzenleri olarak görülmektedir.[65][66] Bu gruplardan hangilerinin ayrı bir tür, hangilerinin ise alt tür olarak sayılması gerektiğine dair henüz tam olarak bir görüş birliği sağlanamamıştır. Bunun nedeni bazı durumlarda fosil sayısının az oluşu, bazı durumlarda ise Homo türlerini sınıflandırılmasına dair yaklaşımlar arasında küçük farklılıklar olmasından kaynaklanmaktadır.[66]

Bir Australopithecus türünden ilk Homo türlerinin evrimi, daha önce göreli nemli ve göreli kuraklık arasında sık sık değişiklik gösteren Doğu Afrika ikliminin son bir kez daha kurak iklime doğru değiştiği bir dönemde gerçekleşmiş olduğu için dikkat çekicidir. Bu durum günümüzden 2,8 milyon yıl öncesi ile en az 1,8 milyon en çoksa 1,6 milyon yıl öncesine dayanan sedimentlerdeki toz birikimleriyle, bunun yanında savanların genişlemesi ve Antilop gibi Boynuzlugillere ait çok sayıda hayvan fosillerinin bulunmuş olmasıyla belgelenmiş olup tortul tabakadaki olası en büyük toz çökeltileri ile Homo erectus'un ortaya çıkması aynı döneme rastlamaktadır.[67] Bunun yanında arkeolojik ve paleontolojik bulgulara dayanarak, ilk insanların beslenme alışkanlıkları ve bu beslenme alışkanlıklarının insanın fiziksel evrimi ve davranış farklılıkları üzerinde oynadığı rolün incelenmesiyle ilk Homo türleri arasındaki bu varyasyon farklılıkların açıklanabilmesi bir ölçüde mümkün olmuştur.[68][69][70][71][72]

Homo rudolfensis ve Homo habilis

Ana maddeler: Homo rudolfensis ve Homo habilis

Homo türünün en eski iki temsilcisi, bugün Kenya'da Turkana Gölü olarak bilinen eski adıyla Rudolf Gölü'nün ismini taşıyan Homo rudolfensis ile Homo habilis'tir. Günümüzden 2,4 ile 1,4 milyon yıl önce yaşamış olan Homo habilis Güney ve Doğu Afrika'da Pliyosen ve Pleistosen dönemlerinde 2.5 ile 2 milyon yıl önce Australopithecine'lerden ayrılarak evrilmiştir. Homo rudolfensis ise günümüzden 1,9 ile 1,6 milyon yıl önce Kenya'da Turkana Gölü çevresinde yaşamıştı.

Bu iki türün birbirleriyle olan akrabalık ilişkisi ile kendinden önce ve kendinden sonra gelen Hominini türleriyle olan akrabalıkları henüz tartışmalıdır. Bu iki türün Australopithecus'a olan anatomik yakınlıkları Bernard Wood'u 1999 yılında onları Australopithecus rudolfensis ve Australopithecus habilis olarak tekrar adlandırılması önerisine yönlendirmiştir.[73] Buna rağmen her iki türün anatomik özellikleri onları genel anlamda daha eski olan Australopithecus türlerinden ayırmak için tanımlanır.

Bu anlamda Homo habilis ile Homo rudolfensis'in yüzleri Australopitekus'ta olduğundan daha basit yapılı olmakla beraber Homo habilis'in gözleri örneğin Homo erectus gibi daha sonra gelen diğer Homo türlerine kıyasla birbirinden daha uzak bir mesafede yer alırlar. Buna karşın alın kemiğinde bir uçtan diğer uca doğru kesintisiz bir şekilde uzanan kaş çıkıntısı Homo erectus'ta olduğundan daha az belirgindir. Homo habilis ve Homo rudolfensis'in kafatasları Australopithecus oder Paranthropus'ta olduğu gibi göz çukurlarının hemen arkasından başlayarak daralıp küçülmezler ve bu yüzden daha çok beyin hacmi oluşur.[74]

Bunun yanında her iki türün alt ve üst çeneleri Australopithecus'tan daha küçük olup bu nedenle çiğneme kaslarının kafatasıyla birleştiği üst çene bölgesi daha az belirgindir.[75] Friedemann Schrenk'e göre Homo habilis ile Homo rudolfensis'i birbirinden ayıran özellikler, Homo rudolfensis'te daha büyük bir beyin, Homo rudolfensis'in üst çenesinde yer alan küçük azıdişlerde (premolar) 3 adet, Homo habilis'te ise 2 adet diş kökünün bulunması, alt çenede ise Homo rudolfensis'te 2 kök, Homo habilis'te sadece tek 1 kökün olması, Homo rudolfensis'te yirmi yaş dişlerinin Australopitekus'a kıyasla daha küçük olması ama Homo habilis'te küçük olmaması, Homo rudolfensis'in üst bacak kemiği ile ayak yapısı insanlarınkine benzerken Homo habilis'te Australopitekus'a benzemesidir.[76]

Homo gautengensis

Australopitekuslardan daha küçük dişe ve daha büyük beyne sahip olan Homo habilis'in taş ve kemik aletler yapabildiği bilinmekte olup onu keşfeden Louis Leakey tarafından ona "becerikli insan" anlamına gelen Homo habilis ismi konulmuştu. Mayıs 2010 tarihine kadar Homo habilis'in en eski Homo türü olduğu düşünülüyordu, ancak bu tarihte Güney Afrika'da Homo gautengensis'e ait fosil kalıntıların bulunmasıyla bu yeni türün Homo habilis'ten de eski bir tür olduğu anlaşıldı.[77]

İlk defa 1977 yılında Güney Afrika'da Johannesburg yakınlarındaki Sterkfontein mağarasında bulunmuş ancak bugüne kadar ihmal edilerek incelenmemiş olan bu fosil kalıntılar Mayıs 2010'de tekrar Dr. Darren Curnoe tarafından incelenmiş ve bu fosil parçalar arasında Swartkrans birey 1 fosilinin 1,9 ile 1,8 milyon yıl ile en eski olanı,[78] diğer StW 53 isimli fosilin ise 1,8 ile 1,5 milyon yıl olduklarını saptamıştır.[79] İnceleme sonucu Homo gautengensis'in dişlerinin daha büyük olduğu beyninin ise Homo erectus, Homo sapiens, hatta Homo habilis'ten dahi daha küçük olduğu ortaya çıkmıştır. Homo gautengensis'in boyu 0.91 m olup ağırlığı ise 50 kg kadardı. İki ayak üzerinde yürümesine rağmen avcılardan korunmak, uyumak veya beslenmek için ağaçlarda da zaman geçiriyordu.[80]

Homo ergaster ve Homo erectus

Ana maddeler: Homo ergaster ve Homo erectus

Günümüzden yaklaşık 2 milyon yıl önce Homo ergaster ortaya çıktı. Günümüzden 1,5 ile 1 milyon yıl önce, erken Pleistosen dönemde Homo ergaster'in Afrika, Asya ve Avrupa'daki bazı popülasyonları büyük bir beyin ve daha gelişmiş taş aletler geliştirdi. Bu ve diğer farklılıklar Homo ergaster'i diğerlerinden ayrı ve yeni bir tür olarak sınıflandırmak için çoğu paleoantropolog tarafından yeterli görünmektedir. Buna rağmen Homo ergaster'in ayrı bir tür olarak değerlendirmesi hala tartışılmalı olup bazı araştırmacılar Homo ergaster fosillerini Homo erectus türünün ilk örneklerinden biri olarak değerlendirirler. Bu anlamda Homo ergaster'in erken dönemlerde 1,8 ile 1,25 milyon yıl önce, Homo erectus'tan ayrı bir tür olarak ayrılmaya veya Homo erectus ergaster olarak alt türe dönüşmeye başladığı düşünülmektedir.

Homo erectus ise günümüzden 1.8 milyon ile 70.000 yıl önce Afrika'da, Hindistan, Çin ve Cava adası gibi çeşitli bölgelerde yaşamış olup[81][82] ilk fosil kalıntısı 1891 yılında Eugene Dubois tarafından Endonezya'da Cava adasında bulunmuştu. Homo erectus'un Toba felaketi sonucu yok olduğu düşünülmektedir.[83] Homo erectus, Afrika'dan ilk çıkan Ön Asya üzerinden Doğu Asya'ya ve Avrupa'ya yayılan ilk Homo türüydü.[84] Bununla beraber Homo erectus soloensis ve Homo floresiensis bu felaketten kurtulmuş görünüyor. Bunun yanında Homo erectus gerçek anlamda iki ayak üzerinde dik yürüyen ilk Homo türüdür.[85] Bu da kafatasının alt kısmında bulunan boyun deliği Foramen Magnum'un farklı bir şekilde yerleşmesi ve dizlerinin kilitli bir şekilde evrilmesi sonucu ortaya çıkmıştır. Homo erectus'un ateş yakıp kullanabildiği düşünülmektedir.[86]

En bilinen Homo erectus örneği Pekin Adamı olup diğer örnekleri Asya'da (özellikle Endonezya'da), Afrika ve Avrupa'da bulunmuştur. Bazı paleoantropologlar Asyalı olmayan Homo erectus grupları için Homo ergaster terimini kullanırlar veya Asya'da bulunan ama Homo erectus'tan az farkla ayrılan fosiller için kullanmayı tercih ederler.

Homo georgicus 

Homo cinsinin Afrika kıtası dışında bulunan ilk kanıtları Gürcistan'da 1,8 milyon yıl öncesi ile tarihlendirilen ve daha önce Homo georgicus olarak adlandırılan Dmanisi fosil kalıntılarıdır. Dmanisi kazı alanında bulunan ve yaklaşık 1,85 milyon yıl öncesine ait olan 100′ün üstündeki bu taş aletler insanın Asya’daki ön ataları ve buradaki yerleşimleri hakkında en eski ve belgelenmiş örnekleri teşkil etmektedir. Bunun yanında Dmanisi’de bugüne kadar üç kafatası, büyük ölçüde aşınmış azı dişleri, bir de alt çene olmak üzere yirminin üzerinde insan kalıntısı bulunmuştur. Bu bulgulara göre 1,50 m boyundaki Dmanisi insanları, Afrikalı çağdaşlarına göre daha küçük ve narin yapılı olup beyin hacimleri de 0,6 - 0,8 litre arasındaydı. Bu bulgular Homo erectus'un 1,85 milyon yıl önce veya bundan daha erken Afrika’dan çıktığını ve dünyaya yayıldığını gösteriyor.[87] Homo georgicus olarak adlandırılan bu kalıntıların Homo soyağacı içindeki yeri son yapılan araştırmalarla belirlenmemiş olup Dmanisi'de bulunan bu fosiller Homo erectus olarak tanımlanmıştır.[88][89][90] Bulunan Homo erectus georgicus fosilleri erkek bireylerin belirgin bir şekilde kadın bireylerden çok daha uzun boylu olduğu için seksüel dimorfizm göstermektedirler. Dmanisi'de bulunan bu kalıntılar ayrı bir Homo türü olarak değil, aksine Homo habilis'in Homo erectus'a dönüşmesinin hemen ardından, 1,8 milyon yıl önce gerçekleşen bir ara form aşaması olarak değerlendirilmektir.[91][92]

Homo antecessor ve Homo cepranensis

İspanya'da bulunan ve 1,2 milyon yıl öncesi ile tarihlendirilen Homo antecessor fosillerin ayrı bir Homo türü mü olduğu yoksa Homo erectus'un başka bir yerel varyantı mı olduğu açıklık kazanmamıştır. Bazı araştırmacılara göre Homo antecessor, Homo ergaster ile Homo heidelbergensis arasında bir ara geçiş formu olabileceği gibi Richard Klein gibi bazı araştırmacılara göre Homo ergaster'den farklılaşarak ayrılan ayrı bir tür de olabilir.[93]

Bunun gibi İtalya'da 1994 yılında Roma yakınlarında Frosinone ilinde bulunan ve yaklaşık 350.000 ile 500.000 yıl öncesi bir döneme ait olduğu saptanan Homo cepranensis'e ait kafatası kemik kalıntısı da H. erectus ile H. heidelbergensis arasında ara geçiş özellikleri göstermektedir.[94]

Homo heidelbergensis

Günümüzden yaklaşık 800.000 yıl önce Homo erectus'tan, ondan daha büyük bir beyine sahip olan Homo heidelbergensis evrildi.[95] Homo heidelbergensis'e ait en iyi korunmuş fosil kalıntılar 600.000 ile 400.000 yılları öncesine ait olup Heidelbergensis insanına ait taş alet kültürü, Paleolitik Çağ’da Homo sapiens ve Homo erectus'un el baltaları ve yongalardan hazırladıkları ve kesici alet kullanımıyla standartlaştırdıkları Acheuleen kültürüne çok benzemektedir. Homo heidelbergensis ortalama olarak 1.8 m boyunda ve 100 kg ağırlığında olup diğer Homo türlerinde kıyasla biraz daha uzun boyunlu idi. Ona ait en büyük fosil 2.13 m uzunluğunda olup Heidergensis adamı 0,5 milyon ile 300.000 yıl önce öncelikli olarak Güney Afrika'da ve Avrupa kıtasında yaşamıştı.[96] İspanya Atapuerca'da bulunan Homo heildenbergensis fosilleri onun ölülerini gömen ilk Homo türü olduğunu göstermektedir.[97] Bazı araştırmacılara göre, Homo heidelbergensis onların torunları olan Neandertaller gibi ilkel bir dil geliştirmiştir.[98]

Homo heidelbergensis'in Anglo-Amerikan paleontolojisinde yaygın olduğu gibi ayrı bir tür olarak mı yoksa Avrupa paleontolojisindeki gibi Homo erectus'un bir alt türü olarak mı sınıflandırılması gerektiği tartışmalıdır. Afrika'da kalan Homo erectus popülasyonlarından günümüz modern insanı Homo sapiens evrilirken Avrupa'da Homo heidelbergensis'den veya alt tür olarak kabul edilirse Homo erectus heidelbergensis'ten Neandertaller (Homo neanderthalensis) evrilmiştir.[99]

Homo rhodesiensis ve Gawis kafatası

300.000 ile 125.000 yıl öncesine tarihlendirilen Homo rhodesiensis veya Rodezyalı Adam, en güncel araştırmalara göre Homo heidelbergensis grubu içine dahil edilmekle beraber daha önce Arkaik Homo sapiens veya Homo sapiens rhodesiensis olarak da sınıflanırılmıştır.[100][101] Şubat 2006 tarihinde Etiyopya'nın Orta Afar bölgesinde Gawis yakınlarında bulunan ve bu nedenle Gawis kafatası olarak adlandırılan bir fosil Homo erectus ile Homo sapiens arasında ara özellikler göstermekte olup bu fosilin birçok evrimsel çıkmaz gibi geride bir soy bırakmadığı da düşünülmektedir. Bu kalıntılar 500.000 ile 250.000 yılları arasında tarihlendirilmekte olup fosili keşfedenler tarafından henüz kapsamlı bir araştırma yayınlanmadığı için bu kalıntılar hakkında sadece özetlenmiş bilgiler bulunmaktadır. Gawis adamının yüz özellikleri onun bir ara form ya da dişi bir "Bodo insanı" olduğunu düşündürmektedir.[102]

Neandertal ve Denisova insanı 

Homo neanderthalensis alternatif olarak Homo sapiens neanderthalensis olarak da isimlendirilmektedir[103] ve günümüzden 400.000 ile 30.000 yıl önce Avrupa ve Asya'da yaşamıştır. Mitokondriyal DNA dizilemesinden elde edilen kanıtlar Homo neanderthalensis ve Homo sapiens arasında önemli veya dikkate değer bir gen akışı olduğunu göstermediği için bu iki tür 600.000 yıl önce ortak bir ataya sahip olan iki ayrı tür olarak değerlendirilmektedir.[104][105][106] Ancak, 2010 yılında yapılan Neandertal insanına ait genom dizilemesi Neandertaller ile anatomik modern insanın gerçekten de 45.000 ile 80.000 yıl önce (modern insanın Afrika'dan çıkıp göç ettiği ama henüz Avrupa, Asya veya diğer bölgelere yayılmamış olduğu dönem) birbirleriyle gen alışverişinde bulunduklarını göstermiştir.[107] Hemen hemen Afrika kıtası dışındaki tüm modern insanlar %1 ile %4 arasında Neandertal geni taşımaktadır[107] ve bu sonuç insanlardaki bazı alellerin ıraksamasını sorgulanmakta olmasına rağmen 1 milyon yıl ile tarihlendiren güncel araştırmalarla da uyumludur.[108][109] Homo sapiens ile olan rekabet Neandertallerin yok olmasına muhtemelen bir rol oynamıştır.[110][111] Homo sapiens ve Neandertal insanı 10.000 yıl boyunca Avrupa'da bir arada var olmuş olabilirler.[112] Daha yeni tarihli bir araştırma ise Neandertallerin modern insanlar kadar fazla genetik çeşitliliğe sahip olmadığını, bu nedenle 50 bin yıl önce yok olma tehlikesi yaşadığı, yeni koloniler kurarak 10 bin yıl daha hayatta kalabildiğini, bu anlamda Neandertallerin modern insanın Avrupa'ya ulaşmadan önce halihazırda yok olmaya başladıklarını göstermektedir.[113]

Neandertal insanının yanı sıra günümüzden 40.000 yıl önce Rusya'nın Altay Dağları'nda yer alan Denisova Mağrası'nda Neandertallerin akrabası olan ve Denisova insanı olarak bilinen yeni bir insansı tür ortaya çıktı. Bu insanlardan kalma şimdiye kadar bir azı dişi ile birer el ve ayak parmak kemikleri bulunmuş olup bu kalıntılar bilimsel olarak incelenerek tanımlanmıştır.[114][115][116] Bu kalıntılardan elde edilen mtDNA ile nükleit-DNA'larının analizleri sonucu Denisova insanların Hominini grubu içinde en çok Neandertaller ile yakın akraba oldukları, bu verilerin onları yeni bir insansı tür olarak tanımlamak için yeterli olduğu ve Neandertallerin yanında en az 250.000 yıl süren bağımsız bir popülasyon öz geçmişine sahip olduklarını ortaya çıkarmıştır.[116] Yine bu araştırmalarda bazı Melanezya yerlilerinin Denisova insanı ile %6 ortak genlere sahip olduğunu ve Güneydoğu Asya'da sınırlı bir gen alışverişi olduğunu da göstermektedir.[117]

Buna göre yaklaşık 40.000 yıl önce Altay Dağları'nda Homo sapiens ve Neandertaldan başka oraya göç eden üçüncü bir insansı tür daha yaşıyordu. Bunun yanında aynı zaman diliminde, Endonezya'da Flores adasında saptanan ve cüce insan diye bilinen Homo floresiensis türü de yaşamıştı. Cava Adası gibi daha uzak ve tenha bir bölgede 50.000 yıl öncesine ait Homo erectus kalıntılarının[118] bulunmuş olduğu da göz önüne alınırsa Homo cinsine dahil olan bu dört farklı insan türü, -Homo erectus, Neandertaller, Homo floresiensis, modern insan ve Denisova insanı belirli bir zaman dilimi içinde aynı anlarda Avrasya'ya yayılmışlardır.

Homo floresiensis 


Popüler ismiyle "hobit" olarak tanınan Homo floresiensis'in 2003 yılında Endonezya'nın Flores Adası'nda bulunan kalıntıları bugün Homo erectus'un daha sonra ada cüceleşmesi yoluyla küçülmüş olan bir formu olarak da yorumlanmaktadır.[119] Bu türün temsilcileri 100.000 ile 12.000 yıl öncesine kadar Endonezya'nın Flores adasında yaşıyorlardı. Homo floresiensis modern insanla ortak olmayan ama modern insandan türeyen özelliklere sahip Homo türünün yeni bir örneği olarak sahip olduğu küçük boyutu ve yaşı ile de ilgi çekmektedir. Başka bir deyimle, Homo floresiensis modern insanla ortak bir ataya sahip olmakla birlikte modern insanın soy çizgisinden ayrılarak bağımsız bir evrimsel yol takip etti. Homo floresiensis'e dair bulunan başlıca kalıntı 30 yaşındaki bir kadına ait iskelet fosilidir. 2003 yılında bulunan fosil 18.000 yıl öncesi ile tarihlendirilmektedir. Flores adasında yaşamış olan kadının boyu 1 metre uzunluğunda, beyin hacmi ise 380 cm3 olup bu değer şempanze beyninden veya ortalama bir Homo sapiens beyninden (1400 cm3) daha küçüktür.[120][121]

Bununla birlikte Homo floresiensis'in ayrı ve bağımsız bir tür olup olmadığı güncel olarak tartışılmaktadır.[122] Bazı araştırmacılar Homo floresiensis'in cücelik sendromuna sahip bir modern Homo sapiens olduğu görüşündedir.[123] Bu hipotez, Flores adasında yaşayan bazı modern insanların pigme kökenli oldukları için kısmen desteklenmiştir. Bu durum patolojik cücelik ile birleştiğinde cüce-benzeri bir insan oluşturmuş olabilir. Bu hipotezi başlıca destekleyen diğer bir bulgu da Homo floresiensis ile birlikte sadece Homo sapiens ile bağdaşlaştırılabilecek aletlerin bulunmuş olması.[123]

Ancak patolojik cüceliğe dair bu hipotez Homo floresiens'in, hasta olsun olmasın modern insana benzemeyen ama Homo cinsinin daha eski üyelerine benzeyen fazladan ve ilksel özelliklerini açıklamakta yetersiz kalmaktadır. Kafatası özelliklerinin dışında el bileğindeki kemiklerin formu, dirsekle bilek arasında kalan kolun ön kısmı, omuz kemikleri, bunun yanında diz ve ayak kemiklerinin şekli bu hipotezin açıklamakta yeterli olmadığı özelliklerdir.

Homo sapiens 

Homo sapiens Latince'de "akıllı, bilge" anlamına gelir ve yaklaşık 250.000 yıl öncesinden günümüze kadar yaşamaktadır. Orta Pleistosen döneminde, yani günümüzden 250.000 yıl önce, 400.000 yıl öncesi ile ikinci Buzul Çağı arasında bir dönemde, Homo erectus'tan Homo sapiens'e doğru geçiş ile birlikte insanın beyin hacminde ve taş alet teknolojisinin gelişiminde büyük bir patlama yaşanmıştır.[124] Şimdiye kadar elde edilen kanıtlar Homo erectus'un Afrika'dan çıkarak diğer bölgelere göç ettiğini, bunun yanında Afrika'da Homo erectus'tan Homo sapiens'e doğru bir türleşme olayı yaşandığını göstermektedir.[125] Afrika içinde ve Afrika kıtası dışına sonradan meydana gelen ikinci bir göç dalgası ile daha önce yayılmış olan Homo erectus'un yerine yenileri gelmiş ve Homo erectus'un gerilemesine ve giderek azalmasına neden olmuştur.[126] İnsan türünün tarih öncesi bu göçleri ve sahip olduğu ilk kökenler genel olarak "tek orijin" veya "Afrika'dan çıkış" teorileri ile ele alınmakta ve ifade edilmektedir.[127] Bunun yanında güncel bulgular insan evriminde aynı zamanda "çoklu bölge" modellerine de imkân tanımakta ve sonradan göç eden Homo sapiens popülasyonlarının diğer yerel Homo türleriyle karışmış olabileceğini de hesaba katmaktadır.[128][129] Bu güncel olarak paleoantropolojide hararetli tartışmaların sürmesine neden olan bir konudur.

Güncel araştırmalar Homo sapiens'in genetik olarak oldukça homojen bir yapıya sahip olduğunu, bunun yanında bireylerin sahip olduğu DNA'ların diğer canlı türlerinde olduğundan birbirlerine daha çok benzediği, bunun insanın göreceli olarak henüz yeni evrilen bir tür olduğundan veya Toba felaketi gibi doğal felaketler sonucu oluşan olası bir genetik darboğazdan kaynaklanabileceğini göstermektedir.[130][131][132] Belirgin genetik özellikler, ilk olarak az sayıda kişilerden oluşan insan gruplarının başka koşullara sahip olan yeni bir çevreye göç etmesi sonucu ortaya çıkmıştır.[133] Çevreye uyum sağlama sonucu ortaya çıkan bu özellikler Homo sapiens genomunun ancak çok küçük bir parçası olup bu çeşitli özellikler arasında deri rengi,[133][134] burun yapısı veya şekli[135] gibi yüzeysel dış özelliklerin yanında deniz seviyesinden daha yüksek olan rakımlarda daha verimli nefes alabilme yeteneği gibi ilk bakışta gözle görünemeyen iç özellikleri de barındırır.

HOMO CİNSİNE BAĞLI TÜRLERİN KARŞILAŞTIRILMASI

Tür Yaşadığı zaman (Milyon yıl önce) Yaşadığı yer Yetişkinlerin boyu Yetişkinlerin ağırlığı Beyin Hacmi (cm3) Fosil kayıtları Cins isminin keşfediliş/kayıtlara geçiş yılları

H. habilis

2.2 – 1.6 Afrika 1.0–1.5 m 33–55 kg 660 çok 1960/1964

H. erectus

2 – 0.03 Afrika, Avrasya (Cava Adası, Çin, Kafkaslar) 1.8 m 60 kg 850 (önceleri) – 1100 (sonraki zamanlarda) çok 1891/1892

H. rudolfensis

1.9 Kenya 1 adet kafatası 1972/1986

H. georgicus

1.8 Gürcistan Cumhuriyeti 600 az 1999/2002

H. ergaster

1.9 – 1.4 Doğu ve Güney Afrika 1.9 m 700–850 çok 1975

H. antecessor

1.2 – 0.8 İspanya 1.75 m 90 kg 1000 2 bölge 1997

H. cepranensis

0.9 – 0.8? İtalya 1000 1 adet kafatasının üst kısmı 1994/2003

H. heidelbergensis

0.6 – 0.25 Avrupa, Afrika, Çin 1.8 m 60 kg 1100–1400 çok 1908

H. neanderthalensis

0.35 – 0.03 Avrupa, Batı Asya 1.6 m 55–70 kg (yapılı bünye) 1200–1700 çok (1829)/1864

H. rhodesiensis

0.3 – 0.12 Zambiya 1300 oldukça az 1921

H. sapiens sapiens

0.2 – günümüz dünya genelinde 1.4–1.9 m 50–100 kg 1000–1850 halen yaşamakta —/1758

H. sapiens idaltu

0.16 – 0.15 Etiyopya 1450 3 adet kafa kemiği 1997/2003

H. floresiensis

0.10 – 0.012 Endonezya 1.0 m 25 kg 400 7 birey 2003/2004

İnsanın kökenine dair modeller

Günümüzde yaşayan tüm insanlar, herhangi bir tür bariyeri tarafından bölünmemiş bir şekilde Homo sapiens sapiens'in tek bir popülasyonuna dahildirler. Ancak "Afrika'dan çıkış" modeline göre, Homo sapiens ilk insan türü değildir: Homo cinsine ait ilk tür en az 2 milyon yıl önce Doğu Afrika'da evrilen Homo habilis ve bu türün nispeten kısa bir süre içinde Afrika'nın değişik bölgelerine yayılan üyeleridir. Homo erectus günümüzden 1,8 milyon yıldan biraz daha fazla bir zaman önce evrildi ve 1.5 milyon yıl önce de Avrasya ve Afrika'yı içeren Eski Dünya'nın tüm bölgelerine yayıldı.

Antropologlar, mevcut modern insan nüfusunun sadece Doğu Afrika'da evrildiği ve daha sonra Afrika dışına göç ederek -Afrika'dan çıkış modeli veya tümden yer değiştirme modeli olarak öne sürüldüğü şekilde- Avrasya'daki insan nüfusunu oluşturduğunu veya Çoklu bölge modelinin ileri sürdüğü gibi birbirine bağlı tek bir popülasyondan ayrılarak farklı bölgelerde evrildiği konusunda ikiye ayrılmıştır.

Afrika'dan çıkış 

Chris Stringer ve Peter Andrews tarafından geliştirilen Afrika'dan çıkış modeline göre Homo sapiens 200.000 yıl önce Afrika'da evrildi. 70.000 ile 50.000 yıl önce Homo sapiens Afrika'dan göç etmeye başladı ve sonunda Avrupa ve Asya'daki diğer Homo türleriyle yer değiştirdi.[136][137] Afrika'dan çıkış modeli kadın mitokondriyal DNA (mtDNA) ile erkek Y kromozomunun kullanıldığı araştırmalar tarafından desteklenir. MtDNA'nın 133 farklı çeşitinin kullanılarak inşa edildiği jenealojik soy ağaçlarının analizlerinden sonra araştırmacılar, günümüzde yaşayan tüm insanların Mitokondriyal Havva adı verilen Afrikalı bir kadın atadan türemiş olduğu sonucuna varmıştır. Bunun yanında Afrika'dan çıkış modeli, insanlardaki mitokondriyal genetik çeşitliliğin Afrika nüfusu içinde en yüksek olduğu bulgusu tarafından da desteklenmektedir.[138]

Afrika'dan tek bir çıkışla mı yoksa birden çok çıkışlarla mı göç olup olmadığı konusunda farklı teoriler vardır. Afrika'dan çoklu çıkışlarla göç etme ve dağılma modeli son yıllarda genetik, dilsel ve arkeolojik kanıtların desteğini kazanmış olan Güney yayılım kuramını içerir.[139] Bu teoriye göre modern insan, 70.000 yıl önce Afrika Boynuzu'ndan başlayarak Asya kıtasının güney kıyıları boyunca yol alıp yayılmaya başlamıştır. Bu grup, Doğu Akdeniz kıyılarına kıyasla çok daha erken bir dönemde, ilk olarak Güneydoğu Asya ve Okyanusya bölgelerine yayılmış olup tarih öncesi bu ilk yerleşimler bu bölgelerde erken dönem insanlarına ait arkeolojik sitelerden elde edilen bulgular tarafından da desteklenmektedir. İkinci bir göç dalgası ise Sina Yarımadası üzerinden Asya'ya doğru olmuş ve insan kitlelerinin geniş Avrasya topraklarına yoğun şekilde yerleşmesiyle sonuçlanmıştır. Bu ikinci grup daha gelişmiş aletlere ve teknolojiye sahip olup ilk gruba kıyasla kıyısal besin kaynaklarından ve deniz ürünlerinden de daha az bağımlı idi. Diğer ilk grubun dağılımlarına dair birçok kanıt, her buzul çağın sonunda yükselen deniz seviyesi nedeniyle tahrip olmuştur.[139] Çoklu göçlerle dağılım modeli, Avrasya, Güneydoğu Asya ve Okyanusya nüfusunun hepsinin aynı mitokondriyal DNA soylarından geldiğini gösteren, bu yüzden Afrika'dan tek bir göç olduğunu ve bu göçün Afrika dışında yaşayan tüm insan nüfusunu ortaya çıkardığını kanıtlayan çalışmalarla çelişmektedir.[140]

Sarah Tishkoff'un başkanlığında Afrika'daki genetik çeşitliliğe dair yapılan geniş çaplı bir çalışma, San halkının Afrika genelinde 121 farklı etnik grup arasında en büyük genetik çeşitliliğe sahip olduğunu ve bu halkın 14 farklı "atalara ilişkin nüfus kümeleri"nden birisi olduğunu göstermiştir. Bu araştırma aynı zamanda modern insanın göçünün kökenini de Namibya ve Angola kıyı sınırı yakınlarındaki Güney Batı Afrika olarak tespit etmiştir.[141]

Bazı antropolog ve arkeologlar tarafından da öne sürülen Toba felaket kuramına göre, yaklaşık 70.000 yıl önce Endonezya'nın Sumatra adasındaki Toba Gölü'nün büyük çapta bir patlaması küresel sonuçlara yol açarak[142] o dönemde yaşayan insanların çoğunun ölümüne ve günümüz insanlarının genetik mirasına etki edecek şekilde bir genetik darboğaza neden olmuştur.[143]

Çok bölgeli evrim modeli 

Çok bölgeli evrim, Milford H. Wolpoff tarafından 1988 yılında insan evriminin örüntü ve şekillerini açıklamak için önerilmiş olan bir modeldir.[144][145] Çok bölgeli evrim modeli, insan evriminin 2.5 milyon yıl öncesi Pleistosen dönemden günümüze kadar kesintisiz olarak sadece tek bir insan türünde gerçekleştiğini ve insanın dünya genelinde Homo erectus'tan modern Homo sapiens'e evrilmesiyle meydana geldiği görüşüne dayanır. Çoklu bölge hipotezine göre, fosiller ve genetik veriler insanın dünya çapında gerçekleşen evrimine dair kanıtlar olup Afrika'dan çıkış modeli tarafından öne sürülen insanın sadece Afrika kökenli olduğu ve Afrika'daki atalardan evrildiği varsayımıyla çelişmektedir. Nitekim Richard Leakey, bu tartışmayı çözmek için fosil kanıtların yetersiz olduğu görüşündedir.[146] Ancak son zamanlarda özellikle Y-kromozom DNA'sı ve mitokondriyal DNA'daki haplo gruplara dair yapılan çalışmalar insanın Afrika kökenli olduğunu büyük ölçüde desteklemektedir.[147] Bunun yanında otozomal DNA'dan elde edilen kanıtlar da ağırlıklı olarak insanın Afrika kökenli olduğunu desteklemektedir. Aynı zamanda modern insanda ilksel ve arkaik karışımların da olduğu bazı çalışmalar tarafından gösterilmiştir.[148] Yakın zamanda Neandertal genomu sıralaması[149] ile Denisova insanı genom sıralaması da[150] bu karışımların meydana geldiğini gösterebilmiştir. Buna göre Afrika kıtası dışında yaşayan modern insanlar genomlarında % 2-4 arası Neandertal alelleri taşırken bazı Melanezyalılar buna ek olarak % 4-6 arasında Denisova alelleri de taşımaktadır. Bu yeni sonuçlar, mutlak yorumlanması dışında Afrika'dan çıkış modeli ile de çelişmemektedir. Toba volkan felaketi nedeniyle oluşan genetik darboğaz atlatıldıktan sonra oldukça küçük bir grup Afrika'dan ayrıldıktan sonra -büyük olasılıkla Orta Doğu'da, hatta Kuzey Afrika'da henüz tam olarak ayrılmadan önce- Neandertallerle melezleştiler ve onların hala ağırlıklı olarak Afrikalı olan torunları dünyanın tüm bölgelerine yayıldılar. Onların torunlarından bir kısmı da -muhtemelen Güneydoğu Asya'da- Denisova insanlarıyla karışarak Melanezya'ya yerleştiler.[151] Bunun yanında Neandertal ve Denisova insanının majör histokompatibilite kompleksi haplotipleri (MHC sınıf I molekülleri) aynı zamanda modern Avrasya ve Okyanusya nüfuslarında da tespit edilmiştir.[143]

Bilinen insan evrimi araştırmacıları

 

Charles Darwin

 

Robert Broom

 

Louis Leakey

İsim Katkıları

Robert Broom

İskoç ve Güney Afrikalı doktor ve paleontolog. Güney Afrika'da Australopithecus africanus türüne ait olan "Mrs. Ples" isimli fosil iskeleti keşfetti.

Raymond Dart

Avustralyalı anatomist, paleoantropolog. Güney Afrika'da ilk Australopithecus fosilini ve Taung çocuğunu bulan kişi.


Charles Darwin

Canlıların ortak atadan değişerek türediğine dair önemli kanıtlar sunan ve evrim mekanizmalarının anlaşılmasını sağlayan İngiliz doğa bilimcisi.


Richard Dawkins

İngiliz etolog, evrimsel biyolog ve yazar. Evrimsel sürecin net bir şekilde açıklanması konusunda katkılarda bulunmuştur.

Alister Hardy

İngiliz deniz biyoloğu. İnsan evrimi için ilk kez sucul kuyruksuz maymun hipotezini öne süren kişi.


Henry McHenry

Özellikle insan evrimi üzerinde öğrenim görmüş ve iki ayaklılığın kökeni konusunda uzmanlaşmış Amerikalı antropolog.

Donald Johanson

Amerikalı paleoantropolog, Australopithecus afarensis türünü keşfetmesi ile tanınır.

Jeffrey Laitman

Ses sisteminin ve konuşmanın fiziksel evrimini araştıran Amerikalı anatomist ve antropolog.


Louis Leakey

Kenyalı arkeolog ve paleontolog. İnsanlığın evrimsel gelişiminin ve beşiğinin Afrika kökenli olduğunun kanıtlanmasında önemli bir rol oynamıştır.

Mary Leakey

İngiliz arkeolog ve antropolog. Afrika'da yaptığı kazılarda Laetoli fosil ayak izlerini keşfetti.

Richard Leakey

Kenyalı Paleontolog ve arkeolog. Louis ve Mary Leakey'in oğlu.


Svante Pääbo

Evrimsel Genetik alanında uzmanlaşmış İsveçli biyolog. İnsan ve Neandertal genomunun analizini yapan kişi.


David Pilbeam

İnsan ve primat evrimi ile ilgili konularda bir dizi yayınları olan paleoantropolog, araştırmacı ve yazar.


Jeffrey Hugh Schwartz

Amerikalı biyolog ve antropoloji profesörü. Özellikle primatların kökeni ve evrimi hakkında önemli çalışmalar yaptı.

Chris Stringer

İngiliz bir antropolog. Çağdaş insanın Afrika'da ortaya çıkıp dünyaya yayıldığını öne süren "tek orijin" teorisinin önemli savunucularından biri.


Alan Templeton

Amerikalı genetikçi ve istatistikçi. İnsanın farklı bölgelerde evrim geçirerek çağdaş insana dönüştüğünü öne süren "çoklu bölge" teorisinin savunucusu.

Philip Tobias

Güney Afrikalı paleoantropolog. İnsan evrimine dair araştırmalar üzerine dünyaca otorite sahibi bir bilim insanı olarak bilinir.

Erik Trinkaus

Amerikalı paleoantropolog. Özellikle Homo sapiens ve Neandertal insanının evrimi ve biyolojisi hakkında uzman bir bilim insanı.

Milford Wolpoff

Amerikalı paleoantropolog. Çoklu bölge evrim teorisinin başlıca savunucularından biri.


Türler listesi

İnsan türleri ile cinslerini içeren liste soldan sağa ve yukarıdan aşağı doğru olmak üzere kronolojik sıraya göre sıralanmıştır.

Sahelanthropus

Sahelanthropus tchadensis

Orrorin

Orrorin tugenensis

Ardipithecus

Ardipithecus kadabba

Ardipithecus ramidus Australopithecus

Australopithecus anamensis

Australopithecus afarensis

Australopithecus bahrelghazali

Australopithecus africanus

Australopithecus garhi

Australopithecus sediba

Paranthropus

Paranthropus aethiopicus

Paranthropus boisei

Paranthropus robustus

Kenyanthropus

Kenyanthropus platyops

Homo

Homo gautengensis

Homo habilis

Homo rudolfensis

Homo ergaster

Homo georgicus

Homo erectus

Homo cepranensis

Homo antecessor

Homo heidelbergensis

Homo rhodesiensis

Homo neanderthalensis

Homo sapiens idaltu

Homo sapiens (Cro-Magnon)

Homo sapiens sapiens

Homo floresiensis












6.gök

(Altıncı An-Enlilda "Eridu Şehrinin hokkabaz" dir,)


(Talak suresi 12.ayet “7 gök & 7 gök”)


7 gök demek Tek Tanrı İnancının sosyo kültürel 7 evresi demek,

1.Gök: Sümer 1. Kralı İlk Peygamber Alulim (Adem/Adapa)

2.Gök: Sümer Şuruppak Kralı Peygamber Ziusudra (Nuh) 

3.Gök: Peygamber Musa

4.Gök: Peygamber İsa

5.Gök: Peygamber Muhammed Mustafa

6.Gök: Zulkarneyn  Mustafa Kemal Atatürk

7.Gök: Sekar(3.8) Salim Kuyumcu


Sümerler, MÖ 4000 - MÖ 2000 yılları arasında Irak'ın güneyinde (Güney Mezopotamya) yerleşik olan, medeniyetin beşiği olarak bilinen coğrafi bölgedeki uygarlıktır. Dünya'nın bilinen en eski uygarlığı kabul edilir[1][2].

Mezopotamya'da ortaya çıkan sayısız medeniyetin temelini Sümerler atmıştır. Ayrıca yazı ve astronomi de ilk kez Mezopotamya'da Sümerlerde ortaya çıkmıştır.[3] Genel kanı Sümerlerin çağdaşı olan halklarla yakın etkileşim ve benzerliklerinin olduğu yönündedir.

Sümer Devleti, Sami olmayan izole bir topluluk tarafından kurulmuştur.[4]

Mezopotamya'da yaşayan birçok farklı kavimden ilk öne çıkan ve daha sonraki medeni oluşumların temelini atan Sümerlerdir. Gerek yazı, dil, tıp, astronomi, matematik, gerekse din, fal, büyü ve mitoloji gibi alanlarda ilk öne çıkan ve bilinen toplum Sümerlerdir. "Yaratılış" ve "Tufan"a, ''Emeş ve Enten''e ilk kez Sümerlerde rastlanır. Yılbaşı ağacı süsleme, evlilik yüzüğü, nazar boncuğu da Sümerlerde görülmüştür. Sümer döneminde 21'i büyük olan yaklaşık 35 büyük şehir ve kasaba vardı. Bunlar arasında Kiş, Nippur, Zabalam, Umma, Lagaş, Eridu, Uruk ve Ur sayılabilir.


Sümer kralları listesi, 

Sümerli ve yabancı hanedanlıklardaki Sümer krallarını listeleyen Sümer dilinde yazılmış antik bir metindir. Daha sonra yazılan Babil kralları listesi ve Asur kralları listesi bu metne benzer.

Konu başlıkları

1-Tanımlama

2-Liste

2.1-Erken dönem Hanedanlar I

2.2-Erken dönem Hanedanlar II


1-Tanımlama

Liste krallıkları ve krallarını hükümdarlık süreleri ile beraber listeler. Krallığın tanrılar tarafından verildiğine inanılırdı ve askeri zaferler ile bir şehirden diğerine geçebilirdi. Liste sadece bir kadın hükümdardan söz eder: Kug-Baba, meyhane-koruyucusu, sadece Kiş‘in üçüncü hanedanlığında hesaba katılır.

Liste özellikle tufan öncesi mitolojik kralların uzun süren hükümdarlıkları ile başlar. Listedeki ilk isimlerin pek çoğunun daha sonra efsanevi figürlere dönüşen kişiler oldukları inkar edilemez.

Listedeki ilk isim mevcut arkeolojik keşiflerle de varlığı onaylanmış olan ismi Gılgamış destanında da geçen Kiş kralı Enmebaragesi‘dir. Gılgamış‘ın kendisi de İlk Uruk Hanedanlığı döneminde MÖ 2600 dolaylarında yaşamış olan Uruk‘un tarihi krallarından biridir.

Dikkat çekici şekilde bu listede Lagaş‘ın rahip yöneticileri eksiktir. Listedeki diğer bir eski hükümdar Lagaş‘ı işgal eden ve tarihi olarakda kabul edilen Lugal-Zage-Si‘dir ve o da Akkadlı Sargon tarafından devrilmiştir.

Liste, eksiksiz kaynak yoksunluğuna rağmen, MÖ 3üncü milenyumun Antik Doğu Kronolojisinin merkezini oluşturmaktadır. Hükümdarlık listelerinin hükümdarlık süreleri güvenilir bir şekilde benzer gitmesine rağmen, farklı şehirlerde yapılan bazı eklemeler listenin tam doğru halini yorumlamayı imkânsız hale getirmektedir. Bunu da hesaba katarak, pek çok tarih yakın zamanda revize edilmiştir, ve genellikle eski yayınlardakinden çok daha eski zamanlara tarihlenmektedirler.

Bilinen en eski kitabelerin bazıları MÖ 3üncü binyıldan başlayan listeleri içermektedir; örneğin, Weld-Blundell Prism MÖ 2170‘e tarihlenmiştir. Daha sonraki Babil ve Asur kral listeleri daha erken döneme ait listelere dayanmaktadır.

2-Liste 

2.1-Erken dönem Hanedanlar I (İstikrarlı dönem / Tufan öncesi)

Tufan öncesi krallar ya da MÖ 26ıncı yüzyıldan önceki krallar. Bu kralların hükümdarlık süreleri sar(1 sar 3600 yıllık dönemi kapsamaktadır) ve ner(bir ner 600 yıllık dönemi kapsamaktadır) birimleri ile ölçülmekteydi.

"Krallık cennetten indikten sonra, Kraliyet Eridu‘daydı. Eridu‘da, Alulim kral oldu; 28800 yıl boyunca hükmetti."

…………………..Sümer takvimi……………….Günümüz takvimine göre;

**Eridu‘da Alulim: 8 sar (28800 yıl)…………………… (24 yıl) Peygamber (Adapa / Adem)

**Eridu‘da Alalgar: 10 sar (36000 yıl)………………………….. (30 yıl)

**Bad-Tibira‘da En-Men-Lu-Ana: 12 sar (43200 yıl)………….. (36 yıl)

**En-Men-Ana 1, 2

**Bad-Tibira‘da En-Men-Gal-Ana: 8 sar (28800 yıl)……………… (24 yıl)

**Bad-Tibira‘da Tammuz (Dumuzi), çoban: 10 sar (36000 yıl)…. (30 yıl)

**Larag‘da En-Sipad-Zid-Ana: 8 sar (28800 yıl)…………………. (24 yıl)

**Zimbir‘de En-Men-Dur-Ana: 5 sar ve 5 ner (21000 yıl)……….. (17,5 yıl)

**Shuruppak‘da Ubara-Tutu:5 sar ve 1 ner (18600 yıl) (15,5 yıl) (Peygamber Ziusudra‘nın / Nuh‘un babası)

**Utnapishtim1 ( Ziusudra / Nuh ) Peygamber

1:Bu iki isim sümer kral listelerinin yaklaşık yarısında geçmektedir, fakat diğerlerinde geçmemektedir.

2:En-Men-Ana‘nın yerinde bazı listelerde Kichu-Ana‘nın ismi bulunmaktadır



Tufan öncesi krallar ya da MÖ 26 ıncı yüzyıldan önceki krallar. Bu kralların hükümdarlık süreleri sar(1 sar 3600 yıllık dönemi kapsamaktadır) ve ner(bir ner 600 yıllık dönemi kapsamaktadır) birimleri ile ölçülmekteydi.


“Sümerler yılı iki mevsime ayırıyordu: Şubat-Mart aylarında başlayan emeş (yaz) ile Eylül-Ekim aylarında başlayan enten (kış). Yeni yılın herhalde Nisan-Mayıs aylarında bir zamana denk düştüğü kabul ediliyordu.”                          Samuel Noah Kramer ( Sümerler: sayfa 126)


Ner/dönem/mevsim demek 600 yıldemek, (6 Ay)

Sar demek 3600 yıldemek, (3 yıl)


“Aylar kesinlikle aya dayalıydı; yeni ay akşamı başlayıp 29 ya da 30 gün sürüyordu……….Gün, güneşin batışıyla başlıyor ve oniki tane iki saatten oluşuyordu. Gece her biri 4 saatten oluşan üç dilime bölünmüştü.”

                                                                          Samuel Noah Kramer ( Sümerler: sayfa 126)

1 Ay demek 100 yıl demek,

1 Gün demek 100 / 30 demek,


“Sümer sayı sistemi altmışlık yapılardaydı, ama 6 faktörü kadar 10 faktörünü de kullandığı için kesin olarak altmışlık denemezdi: 1, 10, 60, 600, 3600, 36.000, vb.

                                                                            Samuel Noah Kramer ( Sümerler: sayfa 127)

Tufan'dan sonra;

Tufan'dan sonra bazı şehir devletleri diğerleri üzerinde hakimiyet kurdular. Şehirleri birleştiren kralların ilki, MÖ 2800 yıllarında Kiş kralı olan Etana idi.Kiş, Erech, Ur ve Lagaş şehirleri diğerlerine hâkim olabilmek için asırlarca yarıştılar. Bu durum Sümerleri harici düşmanlara karşı zayıf durumda bıraktı. Önce Elamlılar (MÖ y. 2530-2450) ve sonra Kral Sargon yönetimindeki (MÖ 2334-2279) Akadlılar Sümerlere saldırdılar. Sargon hanedanı yaklaşık 1 asır iktidarda kaldı ve şehir devletlerini birleştirdi. Sargon hanedanının yönetim modeli tüm Orta Doğu medeniyetlerini etkilemişlerdir.

2.2- Erken dönem Hanedanlar II (Ġstikrarsız dönem / Tufan sonrası)

MÖ 26ıncı yüzyıl dolayları. Güncel yazıtlarda bilinen pek çok hükümdar Kral Listesinde yoktur.

"Sel her yeri kapladıktan sonra, ve krallık cennetten geldikten sonra, Kraliyet Kiş’deydi."

2.2.1- Kiş‘in İlk Hanedanları

……Sümer takvimi…………………..……….Günümüz takvimine göre;

Jushur: 1200 yıl………………………………………………….. (1 yıl)

Kullassina-bel: 960 yıl………………………………………….. (9,6 ay)

Nangishlishma: 670 yıl…………………………………………. (6,7 ay)

En-Tarah-Ana: 420 yıl…………………………………………… (4,2 ay)

Babum: 300 yıl…………………………………………………… (3 ay)

Puannum: 840 yıl………………………………………………… (8,4 ay)

Kalibum: 960 yıl………………………………………………….. (9,6 ay)

Kalumum: 840 yıl……………………………………………….. (8,4 ay)

Zuqaqip: 900 yıl…………………………………………………. (9 ay)

Atab: 600 yıl………………………………………………………. (6 ay)

Mashda: 840 yıl…………………………………………………… (8,4 ay)

Arwium: 720 yıl……………………………………………………. (7,2 ay)

Etana, çoban,1560 yıl……………………………………………(1 yıl 3 ay 18 gün) Peygamber

Balih: 400 yıl……………………………………………………….. (4 ay)

En-Me-Nuna: 660 yıl………………………………………………. (6,6 ay)



Sümer kralları listesinden alınan aşağıdaki iki ifadede dikkati çeken ayrıntı “Krallığın Cennet’ten gelmesidir” ki; bu durum kral olabilmenin Allah’ın Peygamberlik görevlendirmesi ile olduğunun kanıtıdır.

"Krallık cennetten indikten sonra, Kraliyet Eridu’daydı. Eridu’da, Alulim kral oldu; 28800 yıl boyunca hükmetti." 


"Sel her yeri kapladıktan sonra, ve krallık cennetten geldikten sonra, Kraliyet Kiş’deydi."


MÖ 4000 Sümer 1.Kralı İlk Peygamber Alulim (Adapa/Adem)

MÖ 2900 Sümer Şuruppak Kralı Peygamber Ziusudra (Utnapishtim/ Nuh)

MÖ 2800 Sümer Kish Kralı Peygamber Çoban (Etana)


Sümer resim yazısı

No.1, bir yıldız resmidir. Öncelikle Sümerce an ( gök) sözcüğünü simgeler. Aynı işaret dingir (Tanrı) sözcüğünü simgelemek için de kullanılmıtır.

No.2, ki (yer) sözcüğünü simgeler. İşaretin yorumu tartışmalı olmakla birlikte bunun yer resmi olmasının amaçlandığı açıktır.

No.3, büyük olasılıkla insan vücudunun üst kısmının stilize edilmiş bir resmidir. Lu (insan) sözcüğünü simgeler.

No.4, bir vulva resmidir. Sal (vulva) sözcüğünü simgeler. Aynı işaret munus (kadın) sözcüğünü simgelemek için de kullanılmıştır.

No.5, bir dağ resmidir. İlk anlamı dağ olan kur sözcüğünü simgeler.

No.11, bir akarsu resmidir. Bu işaret a (su) sözcüğünü simgelemektedir.

  

“Yüce me‟leri,

Saf me‟leri yöneten efendi,

 Yüce me’leri,

Sayısız me‟yi kollayan,

Yukarıda ve aşağıda her yerde önde gelen,

Saf yer, Eriduda,

En değerli yerde,

Soylu me‟lerin alındığı yerde-

Ey Enki, yukarının ve aşağının efendisi, şükürler olsun sana!”

                                            Samuel Noah Kramer, Sümerlerin kurnaz tanrısı enki, sayfa 97


Me,Sümer'de Tanrı'ların kanunlarına verilen isimdir. ME, genelde her kozmik varlığa ve kültürel görüngüye, onu yaratan ilah tarafından hazırlanmış planlar uyarınca, sonsuza kadar işlemesi amacıyla atanan bir kurallar ve düzenlemeler dizisini ifade ediyordu. İslam inancında kabul edilen(inanılan)Levhi Mahfuz ile aynı manaya gelmektedir..Bu kanunların 100 tane olduğu söylenir..

Enki, ME olarak anılan kutsal güçlerin/yasaların/kanunların koruyucusuydu.


MÖ 2900 Peygamber Ziusudra (Utnapiştim/Nuh)


“Sonra da, Kıtabı Mukaddes‘teki Nuh‘un karşılığı olan Ziusudra‘yla tanışırız; bu dindar ve Tanrı korkusu taşıyan kral, sürekli olarak ilahi düşler ve vahiyler gözetir.”

                                                                              Samuel Noah Kramer, Sümerler; sayfa 216


“…….Gerçek şu ki! Nuh çok şükreden bir kuldu.”

İsra suresi 3.ayet


Ziusudra, Sümer mitolojisindeTufandan kurtulan kişidir. Üç büyük dine göre Ziusudra'nın karşılığı Nuh Peygamberdir. Babilcede karşılığı Utnapiştim'dir. Ziusudra aslen Şuruppak Kralıdır, bu nedenle ismi başka yerlerde de geçer.


Utnapiştim Gılgamış'a dedi: (Peygamber Ziusudra / Nuh)

"Gılgamış, sana gizli bir şey açayım. Tanrıların gizini söyleyeyim: Şurippak, senin bildiğin bir kent, Fırat'ın kıyısındadır. Bu kent çok eskiden varken, tanrılar bu kentin yanındaydılar. Tanrıların aklına bir tufan yapmak geldi. Bunların babaları soylu Anu, hükümdarları yiğit Enlil, büyük vezirleri Ninurta, su yolcuları Ennagi ve Bilge Ea da onların toplantısında yer aldı.”

Ea, tanrıların verdikleri kararı, kamıştan bir çite anlattı:

"Kamış çit, kamış çit! Duvar, duvar! Kamış çit dinle, duvar anımsa!

Şurippaklı Ubar-Tutu'nun oğlu, evi sök. Bir gemi yap ….. Canını kurtar! Canlı yaratıkların her türünden geminin içine yükle. Yapacağın geminin her yanı uyumlu bir ölçüde olsun. Onun eni ve boyu bir ölçüde olsun. Yağmura karşı onun her yanına bir çatı kur!"

'Küçük yavrular bile gemi için zift taşıyorlardı. Güçlü erkekler gemiye yedek kereste getiriyorlardı. Beşinci günde geminin kaburgasını oluşturdum. Geminin omurgası bir iku genişliğindeydi. Kenarları iki kez on kamış yüksekliğindeydi. Gemiyi altı katlı yaptım.Geminin alt ve üst güvertelerini yedi bölüme ayırdım,ambarını da dokuza böldüm.Ortasına da su kazıkları çaktım. Güzel kürek seçtim ……... Eritmek için kazana zift döktüm. ……. Ustalara, ırmak suyu gibi bira, rakı, şırlık ve şarap akıtıldı. ……. Gemi yedinci günde tamam oldu. ………..Elime geçen her şeyi içine yükledim. … Bütün soyumu, sopumu ve kavmimi gemiye bindirdim. Yazının yabanıl, yazının evcil hayvanlarını ve bütün ustaları gemiye aldım. '

Bundan sonraki safhada Tufan‘ın sona erişi, Utnapiştim‘in sevinç gözyaşları döküşü, geminin Nisir dağına oturuşu, suların çekilip karaların tekrar meydana çıkışını kontrol için karaya oturuş‘un 7.gününde Utnapiştim‘in arka arkaya Güvercin, kırlangıç ve karga salıverdiği, diğerlerinin konacak yer bulamadıkları, ancak karganın bir kuru kara parçasını gagaladığı, bundan sonra da dört yöne her şeyi salıverip kurban kestiği ve tütsü kurbanı yaptığı anlatılmaktadır.

Tufan efsanesi M.Ö.2000, M.Ö.I833-1750 ve M.Ö. 1250 tarihlerinde meydana getirilmiş değişik versiyonlara sahiptir.


“Canını kurtar!” demek Maide suresi 105.ayet “kendini düzeltmek” demek,

Beşinci günde geminin kaburgasını oluşturdum. demek 5.gün inanna→yaşam evresi başladı demek,

“Gemiyi altı katlı yaptım.” demek Güneş, Dünya ve yaşamın altı ana oluşum evresi demek,


“Geminin alt ve üst güvertelerini yedi bölüme ayırdım,” demek

Kimya Periyodik Tablo 1A 2A 3B 4B 5B 6B 7B sütunları ve 1B 2B 3A 4A 5A 6A 7A sütunları demek,

“ambarını da dokuza böldüm.” demek Allah (Kütle) yönetim simgeleri /RAKAMLAR demek,


Rakam demek Allah‘ın yönetim simgeleri demek,

9 : Allah‘ın Kainat yönetim simgesi

8 : Oksijen (Ölüm sonrası yaşam) / Cennet simgesi

Fiziğin Ölçümlerinde 7 temel büyüklük kullanılır.

7 : Zaman için, saniye (s),

6 : Sıcaklık için, kelvin (K),

5 : Madde miktarı için, mol (mol) dür,

4 : Akım şiddeti için, amper (A),

3 : Işık şiddeti için, candela (cd),

2 : Kütle için kilogram (kg),

1 : Uzunluk için metre (m),

0 : Allah / Durgun Kütle


“Ortasına da su kazıkları çaktım” demek Kimya Peryodik Tablo 8., 9.,10.,sütunlar, 8B 8B 8B demek,

Kimya Peryodik Tablo 8.,9.,10.,sütunlar,8B 8B 8B demek 1 8 8 1 – 1 9 3.8 demek,


Fussilet suresi 12.ayet, Mülk süresi 5.ayet demek Necm suresi 49. ayet demek,

Necm suresi 49. ayet, demek Halley Kuyruklu Yıldızı işareti / 75- 76yıl demek,

Halley Kuyruklu Yıldızı işareti / 75- 76 yıl demek Fizikçi Albert Einstein (-1955‘te 01:55) 76 yaşında demek,

Fizikçi Albert Einstein (-1955‘te 01:55)76 yaşında demek

Kimya peryodik tablo1.sütun 3.sütun 6.periyot:demek,

Kimya peryodik tablo 1.sütun 3.sütun 6.periyot: demek 55 Cs / Samsun 57 / 71 demek,

55 Cs / Samsun 57 / 71 demek Tevbe suresi 32.33.ayetler demek,


Güvercin, kırlangıç ve karga demek Kimya peryodik tablo 3.sütun 6.periyot 57/71: demek,

Kimya peryodik tablo 3.sütun 6.periyot 57/71:demek 19 Mayıs 1919 demek,


19 Mayıs 1919 demek Kainatın simge sayısı / Kainat içi varlık(İnsan) simge sayısı demek,

19 1.İsrafil Zulkarneyn Mustafa Kemal Atatürk (Güvercin)

19 2.İsrafil Edebiyatçı Hüseyin Cemil Meriç (Kırlangıç)

19 3.İsrafil Sekar Salim Kuyumcu (Karga)


57 demek Zulkarneyn Mustafa Kemal Atatürk‘ün yaşı demek,

71 demek Edebiyatçı Hüseyin Cemil Meriç‘in yaşı demek,

71 demek Sekar Salim Kuyumcu‘nun doğum yılı demek,


Nuhun Gemisi

“ ……………İşaret olarak arkaya bıraktık……….”

                                                       Kamer suresi 17.ayet

Sal (Gemi) demek Züriyet taşıyıcısı kadın demek


No.4, bir vulva resmidir. Sal (vulva) sözcüğünü simgeler. Aynı işaret munus (kadın) sözcüğünü simgelemek için de kullanılmıştır.

  



“Bunun üstüne biz, Nuh‘a şöyle vahyettik: ―………..ve vahyimize uygun olarak gemiyi yap.………”                                                                      Müminun suresi 27.ayet 


vahyimize uygun demek 

                          Binin içine! (Ensest (Kardeş çiftleşmesi): Hud suresi 40.41.ayet) demek, 


“Nihayet, emrimiz gelip de tandır kaynayınca Ģöyle seslendik: " Yükle içine her birinden ikişer çift ve aleyhinde hüküm verilen hariç olmak üzere, aileni, bir de iman etmiş olanları.” Ama Nuh‘la birlikte çok az bir kısmı iman etmişti.”   Hud Suresi 40. ayet 


Nihayet,….tandır kaynayınca.. demek 

                                      Peyg.Ziusudra‘nın (Nuh) kızının üreme olgunluğuna gelmesi demek, 


“Birinden ikişer çift demek Kardeş çiftleşmesi / Ensest demek, 


Hud suresi 40. ve 41.ayetler gerçeğini doğrulayan bilgiler 


“Gılgamış‘ın kahramanlık masalında tufan öyküsünün ne işi olduğu kolayca açıklanacak bir soru değildir. Utnapiştim‘in hem kadını (sinnistu) hem de Zevcesi (marhitu) diye adlandırılan eşi, öyküde insanoğlunu tufandan kurtarmada önemli bir eşlikçi olarak belirir. Bu durumda Gılgamış öyküsünde kadına önemli bir rol verilmiştir.” 

                                 Samuel Noah Kramer:Sümerlerin Kurnaz Tanrısı Enki: Sayfa 335-336 


“Nuh dedi: Binin içine! Onun akıp gitmesi de demir atması da Allah‘ın adıyladır. Benim Rabbim elbette ki Gafur‘dur, Rahim‘dir.”                                 Hud suresi 41.ayet 


Binin içine demek Kardeş çiftleşmesi (Ensest) demek, 

demir atması da demek Züriyet oluşumları (Resuller) demek, 

 

“Biz de açtık gök kapılarını seller gibi akan bir su ile.” 

Kamer suresi 11.ayet 


Gök demek Erkekler demek, 

bir su demek Spermler demek, 


“Ve yardık / fışkırttık yeryüzünü pınar pınar. Sonunda kesin ölçülere bağlanmış bir oluş üzere birleşti sular.”                                                                Kamer suresi 12.ayet 

                                                                                   

Yeryüzünü demek Kadınlar demek, 

kesin ölçülere bağlanmış demek  Peygamberler ve Resuller demek, 

birleşti sular demek Spermler ve Yumurtalar demek, 


“Ve taşıdık onu levhalar ve çivilerden oluşturulan şey üstünde.” 

Kamer suresi 13. Ayet 

levhalar demek Kadınlar demek, 

çiviler demek Erkekler demek, 

şey demek Seks / çiftleşme demek, 


“Yemin olsun, biz bu Kur‘an‘da insanlara her türden benzetmeyi yaptık ki, düşünüp öğüt alabilsinler.”                                                                                   Zümer suresi 27.ayet 


Türk kelimesinin anlamı; Türkolog A. Vambery‘e göre; 

Türemek / Çoğalmak fiilinden türük-Türk,


Maide suresi 54.ayet; Türkler 

kendilerini sevdiği demek Türkler demek, 

                                Müminun suresi 27.ayet, Hud suresi 37.ayet, 

                                Hud suresi 40.41.ayet, Kamer suresi 11.12.13.ayet, 

                                Saffat suresi 77.ayet, Yunus suresi 73.ayet, 

kendisini seven demek Türkler demek, 


Fussilet suresi 11.ayet; Gök Tanrı İnancı; Tek Tanrı İnancı söylemidir.


“Onun züriyetini, evet onları kalıcılar yaptık”

Saffat suresi 77.ayet;

Onları demek Tek Tanrı İnancı sahibi Türkler demek

Devlet Kurucu Hüküm yılları 

1. Büyük Hun İmparatorluğu Teoman MÖ 220- MS 216 

2. Batı Hun İmparatorluğu Pi MÖ 48-MS 216 

3. Avrupa Hun İmparatorluğu Balamir 375-469 

4. Ak Hun İmparatorluğu Aksuvar 420-552 

5. Göktürk Kağanlığı Bumin Kağan 552-745 

6. Avar Kağanlığı I. Bayan 565-835 

7. Hazar Kağanlığı Böri ġad 651-983 

8. Uygur Kağanlığı Kutluk Bilge Kül Kağan 745-1368 

9. Karahanlı Devleti Bilge Kül Kadir Han 840-1212 

10. Gazne Devleti Alp Tigin 962-1183 

11. Büyük Selçuklu Devleti Tuğrul 1040-1157 

12. Harezmşahlar Devleti Kutbeddin Muhammed 1097-1231 

13. Altın Orda Devleti Batu Han 1236-1502 

14. Timur İmparatorluğu Timur 1368-1501 

15. Babür İmparatorluğu Babür 1526-1858 

16. Osmanlı İmparatorluğu Osman Gazi 1299-1922 

17. Türkiye Cumhuriyeti Zulkarneyn Mustafa Kemal Atatürk 29 Ekim 1923


MÖ 2800 Peygamber Çoban (Etana)   



Silindir damgalarda Tanrıça Utu ve insanlığın ilk kağanı Etana Hikayesinin öncesi ve sonrası;


Bir zamanlar hayat ağacında yılanla Kartal barış içinde yaşamaktaydılar. 

Bir gün Kartalın beyninde kötü düşünceler oluşur. 

Kartal yavrularıyla beraber yılanın yumurtalarını yer. 

Yılan intikam almak için Tanrıça Utu'dan yardım ister, Tanrıça Utu yılana bir hayvan leş'inin içine gizlenmesini ve kartalı tuzağa düşürmesini tavsiye eder. 

Yılan bir leş'in içine gizlenir, leş'i yemeye gelen kartalı tuzağa düşürür ve intikamını alır, uçamayacak duruma gelen yaralı kartalı bir çukurun içine atar. 

Etana'nın çocuğu olmaz, neslini devam ettirmek ister. 

çocuk olmasını sağlayan bitki Tanrıça Utu'dadır. 

Etana Kartaldan yardım ister, pazarlık yapar " Beni Tanrıça Utu'nun huzuruna çıkarırsan ben de senin yaralarını iyileştiririm " der. 

Kartal Etananın önerisini kabul eder. 

Uzun zaman yolculuk yaparlar, çok yükseklere çıkarlar dünya görünmez olur, seyahatın sonunda Utu'ya ulaşırlar. 

Etana Tanrıça Utu'nun huzuruna çıkar, sorununu anlatır. 

Etena'yı dinleyen Utu Etenaya hayat suyu dolu bir kadeh verir. 

Böylelikle Etana neslini devam ettirir ve insanlığın ilk kağanı olur.


Anaerkil toplumdan Etana ile Babaerkil bir yapıya doğru evrilme bu şekilde olmuştur. Etananin çocukları Etana gibi babadan oğula geçen hükümdar, yönetici, din bilgini Kağanlar olarak Tanrıça Utu'nun temsilcileri olurlar. Bu olaydan donra Dünyada Kadın yöneticilerin yerini Erkekler almaya başlamıştır. 

(Türk Peygamber de denilen Etana ve Tanrıça Utu hikâyesinin özetidir) 

                                                          Kaynak: Samuel Noah Kramer: Sümerler, Sayfa-65,66


Utu demek Güneş (Bilgi ve Bilimin temsili) demek, 

Etana demek Vucud Veren / Allah demek, 

Hayat ağacı demek Dünya yaşamı demek, 

hayat ağacında yılanla Kartal demek Bilmeyenler ile Bilenler demek, 

Etana'nın çocuğu olmaz, neslini devam ettirmek ister. demek 

Yalnızlık sorunu ve çözümü‖; …bu tarz içinde üretiyor sizi…Şura suresi 11.ayet demek, 

Kartal Etananın önerisini kabul eder. demek Kartal (Sekar(3.8)), Etana (Allah) demek, 

Uzun zaman yolculuk yaparlar, çok yükseklere çıkarlar dünya görünmez olur, seyahatın sonunda Utu'ya ulaşırlar. demek Nur suresi 36.ayet; Kandil / Sekar (3.8) ; Müdessir suresi 27.ayet, demek, 

Etena'yı dinleyen Utu Etenaya hayat suyu dolu bir kadeh verir. demek 

Bilgi: Araf suresi 7.ayet; Sekar (3.8); Müdessir suresi 27.ayet, demek, 


“Yemin olsun, biz Nûh'u toplumuna gönderdik de o onların arasında bin seneden elli yıl eksik bir süre kaldı. Sonunda onları tufan yakaladı. Çünkü zalimlerdi onlar.” 

                                                                                                               Ankebut suresi 14.ayet 


Tufan demek Tek Tanrı İnancı çoğaltma hareketi çalışması: Araf suresi 64.ayet; Gemi (Tek Tanrı İnanç öğretisi)+ Fiziki tufanlar demek, 

……………..…Resul Hud fiziki tufan 1 

…………..……Resul Salih fiziki tufan 2 

…………..……Peyg. Lut fiziki tufan 3 


“……..Bazılarının üstüne taş yağdıran bir kasırga gönderdik. Bir kısmını, o korkunç titreşimli ses yakaladı. Onlardan, yere batırdıklarımız da oldu. Bazılarını da boğduk….                                                                               Ankebut suresi 40.ayet 


950 yıl demek MÖ 2900 Peyg.Ziusudra (NUH) ile MÖ 1950 Peyg.İbrahim arası; Gemi (Tek Tanrı İnnacı / Din) öğretisi ve Fiziki tufanlar (Hud,Salih,Lut) ile Sümer uygarlığının yıkılması için geçen süre demek, 


Aşağıdaki yazıtta Sümer uygarlığının 2000 yıllık tarihi inanç gelişimi ve son 950 yılda yıkılışı anlatılmaktadır.


“Gök yerden uzaklaştıktan sonra,  

Yer gökten ayrıldıktan sonra,

İnsanın adı konduktan sonra,  

Anu göğü ele geçirdikten sonra, 

Enlil yeri ele geçirdikten sonra,  

Ereşkigal Kur'un ödülü olarak ele geçirilip götürüldükten sonra, 

O denize açıldıktan sonra,  

Baba Kur'a doğru denize açıldıktan sonra,  

Enki Kur'a doğru denize açıldıktan sonra; 

(Kur) krala ufak taşlar fırlattı,  

Enki'ye koca taşlar fırlattı;  

Onun küçük taşları, el kadar taşlar, 

Onun koca taşları,... kamışların taşları,  

Enki'nin gemisinin omurgası,  

Saldıran kasırgaya benzeyen savaşta yenildi; 

Krala karşı, geminin serenindeki sular, 

Kurt gibi yutuyordu, 

Enki'ye karşı, geminin ardındaki sular, 

Aslan gibi vuruyordu' 

                                                    Kaynak:Samuel Noah Kramer: Sümer Miteolojisi, sayfa-80 


Gök demek Allah(Güç) demek, 

An demek Tanrı / Kuvvet  demek, 

Enlil demek Hava demek, 

Ereşkigal demek Ön kültürde İyi-Kötü ayrımı (Cehennem) demek, 

Kur demek Ön kültür İnancı demek, 

O demek Tanrı demek, 

Deniz demek İnsanlar demek, 

Baba demek MÖ 4000 Sümer 1.Kralı İlk Peygamber Alulim ( Adapa / Adem) demek, 

Kur demek Tek Tanrı İnancı (Din) demek, 

Enki demek Sözde insan tanrı /putperest zihniyet demek, 

(Kur) demek MÖ 2900 Sümer ġuruppak Kralı Peygamber Ziusudra (NUH) demek, 

Onun küçük taşları, demek Yöresel fiziksel afetler demek, 

Onun koca taşları,... demek Peygamber ve Resuller demek, 

kamışların taşları, demek Peyg.Nuh zürriyeti Resuller demek 

Krala demek Sümer şehir devletleri kodamanları demek,  

Enki'nin gemisi demek Eski inaç sistemi / Putperest din demek, 

Saldıran kasırgaya benzeyen savaşta yenildi demek 

Allah‘ın MÖ 2900‘de başlayan Peygamber ve Resul uyarıları sonrası yöresel fiziki doğal afetlerle (tufan) 

Sümer uygarlığını MÖ 1950 yılna kadar geçen 950 yıllık süreçte yıkması demek, 

Gemi demek Tek Tanrı İnancı (DİN) sistemi demek, 


“Ne var ki, bütün bunlar şiirsel biçimde yazılıyordu; çünkü Sümer yazın adamları çok daha eski günlerdeki okuma yazma bilmeyen ozanların doğrudan mirasçısıydı ve şiir onlara düz yazıdan daha doğal geliyordu.” Samuel Noah Kramer; Sümerler, sayfa 288 


“Sümerli ―Nuh‖un memleketi olan kadim Şuruppak kentinde 1902- 1903 yıllarında yapılan kazılarda İÖ 2500‘lerden kalma çok sayıda ders kitabı‖ çıkarıldı.” 

                                                          Samuel Noah Kramer, Tarih sümerde baĢlar; Sayfa 21 


“Sümerler yazınsal yapıtlarını yazıya geçirmeye büyük olasılıkla ilk kez MÖ 2500 civarında başlamıştır; ama şimdiye kadar ele geçen en eski yazınsal belgeler yaklaşık MÖ 2400‘e tarihlenmektedir. 

                                                                              Samuel Noah Kramer; Sümerler, sayfa 222


Kehf suresi 86.ayet : Güneşin (Bilim) battığı coğrafya / İslam Coğrafyası


“Rabbinizden size indirilene uyun; O‘nun berisinden bir takım velilerin ardına düşmeyin. Siz ne kadar da az öğüt alıyorsunuz!”                                 Araf suresi 3. ayet


İndirilene demek Kur‘an-ı Kerim demek, 

bir takım velilerin ardına düşmeyin demek Mezhep, Tarikat, Cemaat kurucuları demek,


Hurâfe  İslam dininin aslında; kısaca Kur'an'da bulunmayan, ancak farklı yollarla sonradan müslüman hayatına katılan ve dinî inançmış gibi kabul edilen söz, düşünce ve davranışların tümüdür.[1]

 

İçindekiler

1Etimoloji

2Örnekler

3Dipnotlar

4Kaynakça

5Ayrıca bakınız

Etimoloji

Hurafe arapça huruf (harfler)'den türetilmedir ve muhtemelen ilk kastedilen hurufilik yöntemleri ile yapılan anlam çıkartmalardır. Daha sonra kelimenin anlam ve kapsamı değişikliğe uğramıştır.

Örnekler

Hurafelerin büyük bir kısmı dinle ilgilidir. Genellikle farkına varılmadan insan hayatını ve doğal yaşamı etkiler. Hurafeler çoğunlukla inanç alanında yer aldıkları kabul edildiği için insan davranışlarını etkiler.

Ancak çok bilinen "dünya düzdür" hurafesine bile rastlanmaktadır. Hurafelerin birçoğu çocuksu inanışlardır. Töredir diye yapılan eylemlerde bile hurafe görülebilir. Gelenek ve göreneklerle karışmış hurafeler olabilir.

Olağan davranışları etkilemek ve tabiat düzenini değiştirmek için yapılan büyüler, üfürükçülük ve yatırlardan medet ummak, muska ve nazarlıklarla değişim yaratmak gibi örnekleri mevcuttur.


Kehf suresi 90.ayet: Güneşin(Bilim) doğduğu coğrafya/Avrupa Coğrafyası

Rönesans

Rönesans (Yeniden Doğuş), Orta Çağ ve Reformasyon arasındaki tarihi dönem olarak bilinir. 15 - 16. yüzyıl İtalya’sında batı ile klasik antikite (Eski Roma ve Yunan Eserlerinin incelenmesi) arasında sanat, bilim, felsefe ve mimarlıkta bağın tekrar kurulmasını sağlayan, Antik Yunan filozof ve bilim insanlarının çalışmalarının çeviri yoluyla alındığı, deneysel düşüncenin canlandığı, insan yaşamı (hümanizm) üzerine yoğunlaşıldığı, matbaanın bulunmasıyla bilginin geniş kitlelerle paylaşımının arttığı ve radikal değişimlerin yaşandığı dönemdir.

Bu çağ uzun zamandır geriye düşmüş olan Avrupa'nın ticaret ve Coğrafi Keşifler'le yükselişinin öncüsü olmuştur. İtalyan rönesansı bu dönemin başlangıcı sanatsal ve bilimsel gelişmeyi ifade eder. İlk kez İtalyan sanatçı Giorgio Vasari tarafından Vite'de kullanılmış, 1550 yılında basılmıştır. Rönesans teriminin kökeni Fransızca'dır. Fransız tarihçi Jules Michelet tarafından kullanılmış ve İsviçreli tarihçi Jacob Burckhardt tarafından geliştirilmiştir (1860'larda). Yeniden doğuş iki anlamı içerir. İlki antik klasik metinlerin tekrar keşfi, öğrenimi, sanat ve bilimdeki uygulamalarının tespitidir. İkinci olarak bu entelektüel aktivitelerin sonuçlarının Avrupalılık kültürünü genelde güçlendirmesidir. Bu yüzden Rönesans'tan bahsederken iki farklı fakat anlamlı yoldan söz edilebilir: Klasik öğrenmenin ve bilimin antik metinlerin tekrar keşfiyle yeniden doğması ve genel anlamda bir Avrupalılık kültürünün yeniden doğuşu. Raphael Sanzio ve Michelangelo gibi birçok ressam mevcuttur.

Rönesans döneminin yaratıcılığının esas yürütücü gücü tüccarlardır. Bunlar en kârlı ticaretin hangi alanda olduğunu araştırdılar ve bu yoldan sağladıkları zenginlikleri sanat ve endüstri yeniliklerine yatırdılar. Rönesans; Floransa, Venedik, İngiltere, Portekiz, Hollanda gibi büyük kent-devletlerinde ya da metropollerde doğmuştur.


Rönesans üzerinde derin araştırmalar yapan Burkhard: “Rönesans insanın keşfedilmesidir.” demektedir. Gerçekten de Ortaçağ Avrupa’da insanın hiçbir kıymeti yoktu. Engizisyon mahkemelerinde yüz binlerce insan haksız yere ve çok defa sırf servetlerini ele geçirebilmek için öldürüldü. Papazlar çeşitli menfaatler karşılığında günahları affediyorlardı. Hatta cennetten yerler satıyorlardı. Mantık ve insanî esaslar kaybolmuştu. Dünya'nın döndüğü kanısına varan Galile ve daha pek çok düşünür çeşitli işkenceler görmüş pek çoğu öldürülmüştür. Bu itibarla Rönesans hareketi ilim ve teknolojideki ilerlemenin yanı sıra insan ve tabiat sevgisini de beraberinde getirdi. Rönesans`ın öncüleri, sanat faaliyetlerinin yanı sıra edebiyat, tarih ve arkeolojiye de önem verdiler. Resim ve tasvir anlayışı gelişti. Mimaride Gotik tarzı terk edilerek barok ve rokoko üslubu geliştirildi. Rönesans mimarlığının başlıca özellikleri ölçü, sadelik ve tabiiliktir.


Leonardo Da Vinci'nin Mona Lisa adlı tablosu bu dönemdeki resim sanatına iyi bir örnektir.


Leonardo da Vinci Otoportresi, Mona Lisa, Son Akşam Yemeği ve Vitruvius Adamı onun çalışmalarıdır. Rönesans döneminin en çok bilinen çalışmalarıdır.

Bu şekilde İtalya’da başlayan Rönesans hareketi kısa zamanda bütün Avrupa’da yayıldı. Rönesans daha ziyade Fransa’da sanat; Almanya’da dini tablo ve resimler; İngiltere’de edebiyat; İspanya’da resim ve edebiyat alanında gelişti. İtalya’daki rönesans hareketinde eski Yunan ve Roma ediplerinden Tacitus, Sophokles, Domosten, Platon, Çiçeron ve Virgil’in eserleri tekrar ortaya çıkarıldı. İtalyan fikir adamı ve yazarlarından Niccolò Machiavelli (1469-1531), Tasso (1544-1595) yetişip eserler verdiler. Machiavel’in Prens adlı eseri meşhurdur. Ressamlardan Rafael (1483-1520) aynı zamanda heykeltıraş, mimar ve edebiyatçı da olan Leonardo da Vinci (1452-1519), Mikelanj (1475-1564) bu devirde İtalya’da yetişen sanatkarlardır.[1][2]. Fransa, edebiyat ve fikir sahalarında İtalya’yı geçerek; Ronsard (1525-1585), Montaigne (1533-1592), Rabelais (1495-1555), mimarlıkta Louvre Sarayı'nı yapan Pierre Loscot, Tuileries Sarayını yapan Jean Bullant, resimde de François Clouet yetiştiler. Fransız krallarından I. François (1515-1547) zamanında Collège de France kuruldu. Almanya’da daha çok din alanında değişiklikler oldu. Almanya’da hümanizm akımında Erasmus (1467-1536), Röklen (1452-1522), Luther (1483-1546), resimde Albrecht Dürer (1471-1528) yetişti. İngiltere’de tiyatro sahasında eserleriyle tanınan ve Hamlet'in yazarı Shakespeare (1564-1616), İspanya’da Don Kişot'un yazarı Cervantes (1547-1616), ressam Velasquez (1599-1660), Hollanda’da ressam Rembrandt (1607-1669), Polonya’da ilk defa dünyanın güneş etrafında döndüğünü söyleyen Kopernik'e yetiştiler. Rönesans devrinde yapılan eserler Avrupa’da hala mevcuttur. Ressam ve heykeltıraşların tablo ve heykelleri müzelerde bulunmaktadır.

 

İçindekiler

1Rönesans’ın sebepleri

2Rönesans’a etki eden düşünceler

3Rönesans’ın sonuçları

4Kaynakça

Rönesans’ın sebepleri

Arap eserleri ve Arapça'ya çevrilmiş Antik Mısır ve Roma (Yunan) eserlerinin tercüme edilmesi ve yayımlanmasıdır.

Matbaanın geliştirilmesi çok önemlidir, bu sayede bilim ve düşünce yayılmıştır.

Pusulanın geliştirilmesiyle birlikte, coğrafi keşifler sonucunda zenginleşen ve güzel sanatlar gibi alanlara destek veren, bu alanları koruyan bir sınıfın oluşması (coğrafi keşifleri yapan Burjuva sınıfının oluşturduğu ' mesen ' adlı sınıftır.).

Orta Doğu'ya düzenlenen Haçlı Seferleri (Skolastik düşünce ürünü dogmaların çökmesi, yeni üretim ve yeni tekniklerin öğrenilmesi)

Endülüs Emevileri'nin kıta Avrupası'na taşıdıkları kültür (Astronomi, devlet-vatandaş ilişkisi, hukuki ve sosyal haklar, mimari, sanat, bilimsel bilgi ve yöntemler gibi konuların bütün Avrupa Kıtası'na taşınması)

1374-1351 yılları arsında Avrupa'yı saran vebada papa 9. gregorius'un kaleme aldığı papalık mektubunda satan ayinlerindeki şeytanın kedi kılığına girdiği ve bunun için kediler yakılması gerektiğini söylemiştir.Bunun sonucunda veba Avrupayı kırıp geçirmiş sadece evlerinde kedi besleyen ve papanın adlığı kararı dinlemeyen aileler(mediciler gibi) kurtulabilmişitir.Bu durum da Avrupa da papanın kararlarının sorgulanmasına ve özgür düşünce ortamının doğmasını sağlamıştır.[3]

Rönesans’a etki eden düşünceler

Yeryüzü ilgi çekici ve araştırılmaya değer bir yerdir.

İnsan güçlüdür ve bu gücüyle büyük başarılar elde edebilir.

Gerçek güzeldir. Bu anlayışlara bağlı olarak da yaşadığımız dünya o kadar ilgi çekici bir yerdir ki, 'Başka dünyaları düşünmenin hiçbir anlamı yoktur' anlayışı hakimdir.

Hümanizm. Eski dönemlerde olduğundan farklı olarak bireyci bir hümanist anlayış başlamıştır.

Sekülerizm

Rönesans’ın sonuçları

Avrupa kilisenin baskısından kurtulup modernleşme çağına geçilmesinde büyük rol oynamıştır.

Eğitimde çıta iyice yükselmeye başlamıştır.

Skolastik görüş (kilisenin dar ve değiştirilemez diye düşünülen görüşü) yıkılmıştır.

Yerine pozitif (bilimsel) düşünce hakim olmuştur.

Reform hareketlerini hazırlamıştır.

Bilim ve teknikteki gelişmeler hızlanmıştır.

Ekonomi alanında yeni uygulamalar ortaya çıkmıştır.

Avrupa’da sanattan zevk alan aydın (Mesen) sınıf ve halk sınıfı oluşmuştur.

Kiliseye olan güven azalmıştır.

Din adamlarının ve kilisenin halk üzerindeki otoritesi sarsılmıştır.

Avrupa’nın her yönden gelişmesine ve güçlenmesine öncülük etmiştir.

Aydınlanma Çağı'na zemin olmuştur.

Kağıt ve matbaanın kullanılmasıyla İncil farklı dillere çevrilmiştir ve din adamlarına olan güven azalmıştır.

Skolastik düşünce yıkılırken yerini deney ve gözleme bırakan bilimsel anlayış meydana gelmiştir.

“Denizde koca dağlar gibi akıp giden o görkemli gemiler de O‘nundur.”

Rahman suresi 24.ayet

Denizde demek Toplumlarda demek,

koca dağlar demek Doğru düşünceler demek,

görkemli gemiler demek Bilginler demek,

Ünlü sav sözünde Spinoza, :

"Tanrı ya da Doğa" (Deus sive Natura) demektedir.


 (Ali imran suresi 113.ayet, Rahman suresi 24.ayet, Baruch Spinoza) 

“Ben, dünyanın yasalara dayalı uyumunda kendini açığa vuran Spinoza‘nın Tanrı‘sına inanıyorum, insanlığın işlerini yapan ve kaderi belirleyen bir Tanrı‘ya değil.”

                                                                                                                 Fizikçi Albert Einstein

Baruch Spinoza

Baruch Spinoza (Doğum adı Benedito de Espinosa, sonraları Benedict de Spinoza;24 Kasım 1632, Amsterdam – 21 Şubat 1677, Lahey), aslen Sefarad Yahudisi Hollandalı filozof. Aydınlanmanın erken dönem düşünürlerinden olan Spinoza,[2] evren ve kişi hakkında modern görüşler ortaya sürerek öncü ahit eleştirileri yapmış[3][4] ve zamanla 17. yüzyıl felsefesinin en önde gelen rasyonalistlerinden biri olarak kabul edilmiştir.[5] Dekart'ın fikirlerinden etkilenen Spinoza, Hollanda Altın Çağının önde gelen bir filozofu olmuştur.

Spinoza Amsterdam'da, Portekiz Yahudi cemaatinde büyümüştür. İbrani kutsal kitabının doğruluğu ve Tanrı'nın doğası hakkında çok tepki çeken fikirler geliştirmiştir. 23 yaşındayken, kendi ailesi de dahil Yahudi cemaati tarafından dışlanmıştır. Kitapları daha sonra Katolik Kilisesi'nin yasaklılar listesine girmiştir. Çağdaşları tarafından sıkça ateist olmakla itham edilse de, yapıtlarının hiç birinde Tanrının varlığını reddetmemiştir.[6]

Zamanında anlaşılmayan pek çok filozof gibi Spinoza da yanlış anlaşılmanın ve doğru anlaşılmamanın muhatabı olmuş, tuhaf bir çelişkiyle hem en büyük din düşmanlarından biri sayılmış, hem de eserinin temel kaynağının Tanrı sevgisi olduğu söylenmiştir. Bunlarla birlikte Spinoza'nın tam bir bilge yaşamı yaşadığı belirtilebilir. En büyük eseri Ethica adlı kitaptır.

 

İçindekiler

1Yaşamı

2Felsefi düşünceleri

3Spinozacı metafizik

3.1Tanrı ya da Doğa

3.2Töz, nitelik ve görünüm

3.3İnsan

3.4Özgürlük

4Spinoza'nın etkileri

5Çalışmaları

6Türkçede Spinoza

7Bağlantılar

8Kaynakça

9Ayrıca bakınız

Yaşamı

Spinoza, Hollanda'da ticaretle uğraşan bir Safaradi Yahudi ailenin oğlu olarak doğdu. Ailesi Yahudi olduğu için Portekiz'den engizisyonun baskıları dolayısıyla kaçıp önce Nantes'a sonra da Amsterdam'a (1622 yılı olarak tahmin ediliyor) gelmişlerdi. Bilimsel buluşların, dinsel bölünme ve çatışmaların, siyasal değişikliklerin ve felsefi gelişmelerin yoğun olduğu bir sırada Hollanda'da yaşadı. Spinoza'nın babası ticaretin yanı sıra sosyal alanda da gelişme kaydetmiş ve Amsterdam'daki Sinagog'un ve Yahudi okulunun müdürü olmuştu. Ailesi Spinoza'nın haham olarak yetişmesini istemiş ve bu yönde gelişmesi için her türlü eğitim olanaklarını sağlamıştı. Spinoza bu nedenle erken yaşta gittiği Yahudi okullarında ve sinagoglarda İbranice öğrenmiş, Yahudi ve Arap teologların çalışmalarını öğrenme olanağı bulmuştur.

Spinoza'nın laik ve sorgulayıcı düşünceyle güçlü bağlantısının başlangıcında eğitim sürecinin başlarında yer alan öğretmeni liberal haham olarak bilinen Manasseh ben Israel'in (Amsterdam Yeshiva'sına 1638'de atandı) etkisi olduğu söylenebilir.

1650'de Franciscus van den Enden'ın okulunda Latince, doğa bilimleri (fizik, kimya, mekanik, gök bilimi ve fizyoloji) ve felsefe okumaya başladı.

1651'de Spinoza'nın Descartes'ın eserlerini okumaya başladığı tahmin ediliyor.

1652'de babasının tüm karşı çıkışına karşın Spinoza mercek yontma işine başlar.

1653'te Jan de Witt Hollanda bölgesi konsey yönetimine atanır.

1654'te Spinoza'nın babası Michael'ın ölümü.

1655'te Spinoza, Cemaat Mahkemesi tarafından din dışılıkla (materyalistlik ve Tevrat'ı küçük görmek ile) suçlanır. Bu sorgulamada Tanrı'nın bir bedene sahip olduğunu savunan Spinoza, sonunda hahamlar tarafından din düşmanı olmakla suçlanır ve pişman olmaya zorlanır. Bu yıl içinde Spinoza Tractatus de Deo et homine etjusque felicitate (Korte verhandeling van God, de mensch en des zelfs welstand, Tanrı, İnsan ve İnsanın Refahı Üzerine Kısa Bir İnceleme) adlı çalışmasını da bitirir. Bu kitap çok güçlü olmamakla birlikte Spinoza'nın felsefesini tüm temel tezlerini barındıran bir yapıt olarak değerlendirilir.

1656'da 24 yaşındaki genç Spinoza Amsterdam Sinagog'u tarafından, her ikisi de Dekartçılığın bir formuna dayanan, "Tanrı'nın evren ve doğanın işleyişi olduğu, bir kişiliği olmadığı ve Tevrat'ın Tanrı'nın doğasını öğretmek için mecazi ve simgesel bir kitap olduğu" iddialarını savunduğu için Yahudi cemaatinden kovulur (cherem veya herem; Yahudilikte, Katoliklikteki aforoz benzeri bir ceza) (bknz. René Descartes) Kovulmasını takiben, adını Benedictus’a (ilk adı olan Baruch'un Latince karşılığı) çevirdi. Cherem'in koşulları çok kesindi, ceza asla geri alınmazdı (bknz. Kasher ve Biderman).

1660'ta Amsterdam Sinagog'u yerel yetkililere Spinoza için "her türlü din ve ahlak için bir tehdit" diyerek şikayette bulunur.

1661'de Spinoza Amsterdam'ı terk eder, yakınlardaki Rijnsburg'a yerleşir, Etika'sını yazmaya başlar ve yaşamının sonuna kadar mektuplaşacağı Henry Oldenburg ile tanışır.

1662'de Tractatus de intellectus emendatione adlı eserini bitirdiği tahmin edilmektedir.

1663'te Lahey yakınlarındaki Voorburg'a ressam Daniel Tydemann ile birlikte yerleşir.

1664 yılında Lahey'de Descartes Felsefesi'nin İlkeleri adlı kitabını yayınlar. Bu kitabın ekinde Metafizik Düşünceler adlı çalışması yer almaktadır. Aralık 1664'ten Haziran 1665'e kadar amatör bir Kalvinist tanrıbilimci olan ve Spinoza'ya şeytan konusunda sorular soran Blyenbergh ile mektuplaşır. 1665'in son aylarında Oldenburg'a, 1670'te basılacak olan yeni kitabı Tanrıbilimsel-Politik İnceleme'ye çalışmaya başladığını yazar.

Bazı arkadaşlıkları (Jan de Witt gibi) nedeniyle politik kamplaşmalarda taraf olmak durumunda kalmış, yazdığı ve adsız olarak yayınladığı Tanrıbilimsel-Politik İncelemeler kitabı bu kamplaşmalar dolayısıyla tepkiyle karşılanmıştır. Spinoza bu kitabından sonra yazmamaya karar verir.

1670'te Tanrıbilimsel-Politik İncelemeler Amsterdam Kilise Konseyi (Kalvinist) tarafından "Dininden dönen bir Yahudi ve Şeytan tarafından Cehennem'de uydurulmuş ve Sayın Jan de Witt'in bilgisi dahilinde yayınlanmıştır" ifadesiyle eleştirildi. Spinoza Lahey'de Stille Veerkade'de yaşamaya başlar.

1671'de Leibniz ona Notita opticae promoteae isimli eserini oda Leibniz'e Tanrıbilimsel-Politik İncelemeler eserini yollar.

1673'te kendisine teklif edilen Heidelberg Üniversitesi'ndeki felsefe kürsüsünü de reddeder, çünkü "din adamlarını rahatsız etmeme koşulu" vardır bu önerinin.

Etika'adlı eserini 1675'te tamamlar. Bu eser belirli bir çevrede dolaşır, tartışılıp değerlendirilir, ancak Spinoza yaşadığı sırada izin vermediğinden basılmaz.

Ölümünden bir yıl önce 1676'da Leibniz ile görüşür. Aynı yıl Lahey Sinodu Tanrıbilimsel-Politik İncelemeler in yazarı hakkında takip kararı alır.

21 Şubat 1677'de ölen Spinoza'nın eserleri, Amsterdam'da, arkadaşları tarafından Opera Posthuma (Ethica, Tractatus politicus, Tractatus de intellectus emendatione, Epistolae, Compendium Grammatices Linguae Hebrae) adıyla yayınlanır.

1678'de Spinoza'nın eserleri Felemenkçe (kendi dilinde) yayınlanır.

Felsefi düşünceleri

Spinoza'nın düşünce kaynaklarında farklı etkilerin olduğu söylenebilir. Onun zor anlaşılan ya da tamamen zıt yönlerde anlaşılan felsefesinin oluşumunda bir yanda Yahudi mistiklerini, İslam düşünürlerini, skolastikleri, 17. yüzyılda çok önemli gelişmeler kaydeden doğabilimlerini, Giordano Bruno ve özellikle onun panteizmini ve bütün bunların ötesinde Descartes'ı ve Kartezyen felsefeyi buluruz. Bir anlamda bunlara bağlı olarak onun felsefi sorununun töz sorunu olduğunu, bu eksende varlık problemine yöneldiğini söyleyebiliriz.[7]

Beden ve ruhun birbirlerine olan üstünlükleri yerine paralelliklerini savunan Spinoza ereksel bir nedenselliğe de karşı çıkmıştır. Bununla birlikte aşkın bir tanrı anlayışı yerine içkin bir doğa anlayışı getirmiştir. Böylece ruhun bedeni yönettiği insanbiçimli tanrı fikri yerine bütün çeşitlilikleri barındıran ereksel olmayan tek bir doğadan bahsetmekle beraber insandaki temel üç yanılsamayı tasvir etmiştir. Ereklilik çerçevesinde; bilinç, özgürlük ve tanrıbilimsel yanılsama.

Spinozacı metafizik

Spinoza'nın felsefi çalışmalarının anlaşılmak ve değerlendirilmek bakımından özel zorlukları olduğu bilinen bir gerçektir. Kullandığı kavramlar, bunlara getirdiği tanım ve açıklamalar birçok farklı yollardan yeniden sorgulanabilir ya da değerlendirilebilir görünmektedir. Bu yalnızca Spinoza'nın bir yanda 'Tanrı-sarhoşu, öte yanda din ve tanrı düşmanı olarak değerlendirilmesi meselesinde ortaya çıkmaz, bir bütün felsefi sisteminin anlaşılmasında özel bir sorun yaratır. Felsefenin bildik terimlerini kullanmakla birlikte, Spinoza'nın kendi metafiziğini kurarken bu terimlere sağladığı anlam katmanları ve terimleri birbiriyle ilintilendirme tarzı onun sisteminin anlaşılmasını güçleştirmiş ve bunun yanı sıra pek çok farklı şekilde yorumlanmasına yol açmıştır.

Temel yapıtı Etika ilginç özelliklere sahiptir. İlkin burada Spinoza'nın felsefi çalışmasına bilimsel bir konum kazandırmaya çalıştığı söylenebilir. Rasyonalist filozofların matematikten etkilenmeleri ya da onu model almaları Spinoza içinde geçerlidir, ancak Spinoza matematikten çok geometriyi benimser ve yapıtlarında geometrik yöntemi kullanır. Etika'nın altbaşlığı bu bakımdan örnektir: Geometrik yönteme göre kanıtlanmış olan ahlak. Yorumcuları, çalışmanın ağır yapısının buradan kaynaklandığında hemfikirdirler. Etika'nın hem biçimsel yapısını hem de içeriğini geometrik yöntem şekillendirir.

Etika'nın temel kavramları olan töz, nitelik, görünüm, nedensellik bunlara örnek olarak verilebilir. Spinozacı metafiziğin nasıl bir ontolojiye sahip olduğu, Tanrı ya da Doğa dediğinde ne demek istediği, insanın doğadaki yerinin nasıl ele alındığı, özgürlük ve zorunluluk ilişkisinin nasıl değerlendirildiği önemli boyutlar ve sorunlar içerir; Spinoza bu bakımdan etkisi geç anlaşılmış ve anlaşıldığı andan itibaren sürekli yeniden değerlendirilen bir filozof olmuştur.

Tanrı ya da Doğa

“Spinoza’nın yazılarında tanrı kelimesinin geçtiği her yere tabiat kelimesi konulabilir. Bu konuda kendisi bile sarih olarak yol gösteriyor. Tanrı mefhumundan şahsi, irade ve hatta şuurla ilgili her şeyi çıkarmak suretiyle, Spinoza, bu iki mefhumu birbirine yaklaştırır.”[8]

Spinoza'nın panteist bir düşünce yönünde uçlara vardığı ve monist bir tanrı-doğa düşüncesine ulaştığı ilk olarak belirtilmesi gereken noktadır. Bununla birlikte Spinoza'nın felsefi sisteminde Tanrı kavramının merkezi bir yeri olduğunu söylemek gerekir. Tanrı, bu felsefi sistemin hem başlangıç noktası hem de son noktasıdır: "Var olan her şey Tanrı içinde vardır ve Tanrı olmaksızın hiçbir şey ne varolabilir ne de kavranabilir."

Ancak yine de açık olmayan Spinoza'nın Tanrı'sının felsefesi açısından nasıl bir şey olduğudur. Kendinde bir neden, nedeni kendinde olmak (causa sui) anlamında Tanrı ve özellikle bu alıntıda kullanılan içinde terimi Spinoza üzerine yapılan sonu gelmez yorum denemelerinde sürekli bir tartışma konusudur. Bilimsel bir düşünceye de dinsel bir düşünceye de bağlantılandırılan Spinozacı felsefenin tanrı kavramı, hem ontolojik kanıtlamanın hem de bilgi bilimsel yapının anahtarı olarak görünmektedir. Çünkü tanrının varlığı için öne sürülen ontolojik veri, bir gerçekliğin varlığını o gerçekliğin kavranışından hareketle kanıtlamaya yönelen yaklaşımdan hareket eder görünmektedir.

Aynı zamanda Spinoza'nın monist bir dizgeye yöneldiği söylenebilir; onun hem bir ateist hem de bir panteist olarak görünmesini sağlayan ise bu monist tutumun özgüllüğüdür. Ünlü sav sözünde Spinoza, "Tanrı ya da Doğa" (Deus sive Natura) demektedir.

İlk alıntı ile bu sav söz karşılaştırıldığında Spinoza'nın güç anlaşılır tezleri belirginleşmektedir. Bu formülasyonla Spinoza, bir yanda fiziksel dünyanın özünde tanrıbilimsel olmasını ve öte yandan tanrıbilimin kişisel olmaması sağlamaya çalışır. Burada Spinoza, örtük ve açık bir takım varsayımlara dayanır, hatta bir tür gizli varsayım sistemin temelidir diyebiliriz. Bu gizli varsayım sonradan üzerinde çok konuşulacak olan, gerçeklik ile kavrayışın örtüşmesi, daha düşünce dünyasındaki bağıntıların birebir gerçeklikteki bağıntılara tekabül etmesidir.[9]

Bu yaklaşımları geliştirmekte nedensellik kavramı da ayrı bir öneme sahiptir. Spinoza'nın gizli varsayımının kuramsal dayanağı bir anlamda bu nedensellik fikridir, ancak Spinoza'nın nedensellik fikri ampirizm felsefesi için kabul edilemez bir nedensellik yaklaşımıdır. Spinoza burada rasyonalist yönelime uygun bir yol izler ve nedenselliği bir bakıma dünyadan kopartarak zihnimize, yani dünyayı kendi kavrayışımıza bağlar. Çünkü ona göre, eğer aklı mümkün kılan çıkış noktaları ya da öncüller gerçeklik için bir güvence sağlayamıyorsa başka hiçbir şey sağlayamaz. Böylece apaçık gerçeklik, düşünceden gerçekliğe geçişin sağladığı bir gerçeklik olarak belirir. Buna göre, fiziksel dünyanın, düşüncenin onu temsil ettiği gibi olduğunu, bizzat bu düşüncenin kendisinden anlarız ki Spinoza bu yolla argümanlarında kavrayış nosyonunu özel bir ilgiyle kullanmakta ve bunun aracılığıyla dünyaya bir tanım getirmektedir.

Töz, nitelik ve görünüm

Bu noktada Spinozacı töz, nitelik ve görünüm kavramlarına bakmak gerekir. Töz (substantia), kısacası, nedeni kendi içinde olan, kendisi kendi aracılığıyla kavranandır. Görünüm (modus) ise kendi aracılığıyla ve kendinde kavranan değil, aksine tözün görünümü olarak tanımlanır. Bizim ya da başka bireysel şeylerin varoluşlarının açıklanması kendimiz dışındaki başka bir şeye dayanır; hepimiz kutsal ve mutlak bir tözün görünümleriyizdir. Bu anlamda Tanrı bir töz'dür, yani kendinde bir nedenle ve zorunlu olarak Tanrı (causa sui) vardır. Ancak böyle ise, töz aynı zamanda herhangi bir şeydir de, yani varolduğu ontolojik bir veri tarafından kanıtlanan herhangi bir şey töz olabilir. Ancak Spinozacı sistem böyle bir çıkarsamaya olanak vermez. Spinoza, birci anlayışıyla ve düşündüğü metafizik sisteme varabilmek için bunu kabul edemez ve rasyonalizmin örtük varsayımlarından yararlanarak Tanrı dışında bir tözün olabilirliğini yadsır.

Nitelik (attributum kavramıysa, Tanrı'yı özünde ne ise o olarak gösteren şeydir. Düşünce ve uzam Spinoza'ya göre, Tanrı'nın iki temel niteliğidir. Böylece o, Kartezyen felsefedeki soruna kendince bir çözüm getirir; düşüncelerin ve fizik nesnelerin tek bir tözün değişimleri olduğunu öne sürer, ve Tanrı'yı "her biri ebedi ve sonsuz özü ifade eden sonsuz niteliklerden oluşan bir töz" olarak tanımlar.[10]

Bütün bunlar Spinoza felsefesinin metafizik gücünü ve anlaşılmaktaki zorluklarını göstermektedir. Spinoza felsefesinin gücü de güçsüzlüğü de başlangıç öncüllerinde ve kavramlara kattığı özel içeriklerdedir. Spinoza felsefesinde çıkan sonuç ise daha da çarpıcıdır, tanrı ile doğa ayrık değil özdeştir. Bu sonuç, mantıksal neden ile gerçek nedenin özdeş sayılmasına paraleldir. Dolayısıyla da Tanrı bilgisi ya da Tanrı'yı bilmek, entelektüel Tanrı sevgisi (amor intelictualis Dei) Spinozacı metafiziğin çıkış noktası ve varış noktasıdır.

İnsan

Spinoza'daki insan anlayışının felsefi sistemiyle, kurduğu geometrik metafizik bütünlükle doğrudan bağlantılı zorunlu bağlamları vardır. Töz anlayışı, evreni bir zorunlu bağlantılar sistemi olarak tekçi anlayışla açıklamak üzere kurulur ve bütün varlıklar Tanrı'dan başka bir şey olmayan bu tözün zorunlu görünümleri olarak açıklanır. Tanrı, sonsuzluk boyutunda (sub specia aeternitatis) her şeyin özüdür; insan ise zaman ya da süre boyutunda (sub specia durationis) Kendinin kendinde nedeni ve bu temelde her şeyin varoluşunun nedeni olan Tanrı, Spinoza'nın beden-ruh ikilemini çözmesine de yardım eder.

Bu çözümü şu şekilde ifade etmek mümkündür: Beden (corpus) ve ruh, Tanrı'nın sonsuz özünden gelen görünümlerdirler ve dolayısıyla gerçek dünyanın düzeniyle ruhun düzeni birlik oluşturur. Böylece geleneksel anlamda bilinen birey-özne ve dolayısıyla insan Spinozacı sistemde ortadan kaldırılmıştır. Bu sistemde bireysel anlamda akıl ve irade sahibi, kendi kararlarını veren ve verdiği kararlarda özgür olan bir insan anlayışına yer kalmaz; aksine ruh ve madde, zihin ve gerçeklik tek ve sonsuz bir özün görünümleri olarak aynı derecede zorunlulukla belirlenen varlıklar olarak belirirler.İnsan iradesini irade olarak tanımayan Spinozacı metafizik, ilginç bir etik anlayışına yol açar; ilginçlik etik bilinen anlamda irade ve insan kararları üzerine kurulu olmasından kaynaklanır.Varlığı ve varoluşu bütünlükle nedensellikler içinde açıklayan bir felsefe sistemi, aynıksal sistemin içine zorunlu olarak etiği oturtmak durumundadır. Spinoza, buna bağlı olarak, insan ruhuna yönelik doğalcı ve mekanist kabul edilen bir düşünce şekillendirir.

Spinoza için soyut etik yasaların ve değer yargıları belirlemenin hiçbir anlamı yoktur, önemli olan gerçeği tanımaktır, ki bunun nasıl bir şey olduğunu sisteminde açıklar. Güç ve erdem insanı açıklamakta önemlidir, ancak her ikisi de Tanrı bilgisinde temellenir. Spinoza'nın felsefi sistemi Tanrı düşüncesiyle başlayıp Tanrı düşüncesiyle sonlandığı için insanın doğru konumlanışı bu sistemin belirlediği gereklere göre bilgiye yönelmesi ve kendi zorunluluklarını kavramasıdır. Spinoza insan-toplum-devlet düşüncelerini bu felsefi düşünüş doğrultusunda temellendirmekte, insan tanımlamasını Tanrıbilimsel-politik düşüncesinde oluşturmaktadır.ona göre geometri önemlidir.

Özgürlük

Spinoza, her tür tasarım ve iradeye dayalı kararın zorunlulukla kendisinden önce gelen bir olaya dayandığı fikrinden hareket eder. Bu şekilde yaklaşılınca istenç ve irade özgürlüğü olarak adlandırılan özgürlüğün reddedilmesi ortaya çıkar. Felsefe tarihi içinde Spinoza kadar katı bir kuramsal yargıyla bu anlamdaki özgürlüğün reddedilmesi söz konusu değildir. Daha sonra yapısalcılığın belirli bir yorumunda, örneğin Althusser'in özneyi yapının bir türevi olarak ortaya koyan çalışmalarında bu tür bir yaklaşım görülür. Spinoza özgürlüğü bir yanılsama dahası bir fantezi sayar. Buna sebep olanın, eylemlerimizin ve etkinliklerimizin nedenlerini bilmememiz olduğunu söyler.

Spinoza'ya göre, eğer aşağı doğru akan bir su düşünebilen bir varlık olsaydı, kendi özgür istenci ve iradesiyle aşağı doğru akmakta olduğunu düşünürdü. Karar verme durumumuzu başka bir açıdan da özgürlük olarak kabul edemeyiz, çünkü kararlarımız çoğunluk hafıza denilen yapının etkileriyle oluşur, ve Spinoza'ya göre hafızaya hakim olabildiğimiz söylenemez.

Sonuç olarak Spinoza'nın elbette bir özgürlük anlayışı söz konusudur ve bu anlayış şaşırtıcı olmayacak kadar kesin bir nitelikle onun mantıksal sistemine derinden bağlıdır. Spinoza için özgürlük, insanın kendi doğasında mevcut olan zorunluluklara uyması durumudur. Özgürlük, zorunluluğun tanınmasıdır. Bu argüman, zorunlu olarak her tür özneyi ve öznelliği dışta bırakan Spinozacı sistemden ileri gelmektedir. İnsan teki, Tanrı'nın görünümlerinden biri olduğu için, her şeyi yöneten yasalar bu insan tekini de yönetir ve onun kararı bu durumda olsa olsa bu yasalara uymak durumudur ki, burada bir özgürlükten söz edilemez. Spinoza'nın tüm sistemini kurarken saf ve tarafsız bir mantıkçının konumuna çekilmeye çalıştığını söyleyebiliriz ve tutumu özellikle özgürlük konusunda belirgindir. Eylemleri yalnızca kendisi tarafından belirlenen şey özgürdür ve bu insan olamaz, olsa olsa Tanrı olabilir. İnsan eylemliliği ise zorunlu olarak belirlenmiştir. Buna bağlı olarak özgür insan, Spinoza'ya göre, içinde bulunduğu ve kendisini belirleyen zorunlulukların farkında olan, bunların bilgisine sahip olan insandır. Bu anlamıyla felsefi sisteminde Spinoza, daha yüksek bir algı düzeyine çıkmış, duygularını denetim altına alabilen, kendisinin ve dünyanın kavrayışına sahip olmayı özgür insan olarak tanımlar.

Spinoza'nın etkileri

Spinoza'nın güçlü mantıksal metafizik sistemi, gerek Leibniz'in eleştirileri gerekse diğer ampirik felsefenin gelişmesiyle kısmen unutulur. Kant'a gelindiğinde ise önemli bir kuramsal müdahale ile karşılaşır. Kant bu sistemin örtük ve açık varsayımlarını sorunsallaştıran bir yol izler, ontolojik alan ile epistemolojik alanı kategorik bir ayrıma tabi tutarak, gerçekliğin bizim düşüncelerimize tekabül ettiği ya da edebileceği varsayımını geçersizleştirmeye çalışır. Saf akıl'ın perspektifine ulaşılamaz, sonsuzluk boyutuna dair bir bakışa ya da bilgiye erişilemez. Ateist ya da tanrı sevdalısı filozof şeklindeki kısır ya da tek yönlü değerlendirmelerin dışında Spinoza 18. yüzyıldan itibaren birçok filozofu müttefik ya da rakip olarak etkilemiştir.

Novalis, Sckleiermacher, Jacobi, Mandelssohn, Goethe, Schelling, Hegel bu etki alanının içindeki önemli isimler olarak belirtilebilir. Hegel'in Spinozacı felsefi sistemi dönüştürerek kullandığı söylenebilir, Spinoza'daki töz Hegel'de Mutlak idea olarak alınır bir anlamda. Ayrıca Marx'ın Hegel'i ayakları üzerine oturtma girişiminde de Spinoza etkisi olduğu öne sürülmektedir. Çünkü, Marksist felsefe, insanın etkinliklerini onun maddi koşullarından bağımsız görmemekte, özgürlüğün zorunlulukların bilinci olduğu tezini olumlamakta, bunlara bağlı olarak doğa yasalarının belirleyiciliğini öne sürmektedir ki Spinozacı sistemle bunlar arasında paralellikler kurmak kaçınılmazdır.

Nietzsche ise tam bir Spinoza karşıtı olarak konuşur, çünkü Spinoza'nın temel savlarını kabul edilemez bulur. Örneğin, gerçek'in ona yönelik yaklaşımlardan koparılabileceği yönündeki düşünce kabul edilemez bir yanlıştır. Nietsche, Spinoza'nın matematiksel hokus pokuslarla felsefi sistemini kurduğunu söyler ve onu "hasta münzevi" olarak tanımlar. Nietzscheci düşünceyle önemli ilgileri olan postmodern felsefenin önemli isimlerinden Gilles Deleuze ise Spinoza'ya çok önem veren düşünürlerden birdir. Spinoza üzerine dersler ve konferanslar vermiş olan Deleuze, daha sonra bu notlarını Spinoza/Pratik felsefe başlığında yayımlamıştır. Bu kitap Etika üzerine bir tür sözlük ve açımlama metnidir. Özgürlüğün zorunlulukların bilgisine ulaşma olarak tanımlayan Etika'yı, bir özgürleşme etiği olarak değerlendirir Deleuze. Deleuze'dan önce Louis Althusser'in ismini de anmak gerekir. Yapısalcılık'ın ve kuramsal Marksizmin önemli ismi Althusser, öznenin yokluğu ve yapının/kuramın belirleyiciliği konularında Spinozacı sistemden referanslar bulmuş ve onun üzerinde önemle durmuş bir düşünürdür.

Çalışmaları

Ethica

Tanrı, İnsan ve İnsanın Mutluluğu Üzerine Kısa İnceleme

Politik İncelemeler, (Tractatus Politicus)

Kavrayış Gücünün Gelişimi

Descartes Felsefesinin İlkelerinin I. ve II. Bölümlerinin Benedictus Spinoza Tarafından Geometrik Yöntemle Tanımlanması.

Tanrıbilimsel-Politik İncelemeler

Spinoza hayattayken yayımlanan çalışmaları Descartes'ın Principia Philosophiae (Felsefenin İlkeleri) çalışmasını yorumladığı çalışması ve Tanrıbilimsel-Politik İncelemeler adlı kitabıdır. Etika hazır fakat yayınlanmamış bir kitaptı, ölümünden uzun bir zaman sonra yayımlandı. Diğer kitapları izleyicileri tarafından notları ve tamamlanmamış yazılarından bir araya getirilerek hazırlandı.


“Yemin olsun ki, biz en yakın göğü kandillerle süsledik ve onları şeytanlara atış taneleri yaptık. O şeytanlar için çılgın ateş azabını hazırladık.”

                                                                                                                  Mülk suresi 5.ayet,

(Tekvir suresi 2.ayet, Yasin suresi 6.ayet,)

en yakın göğü demek Araf suresi 7.ayet Sekar (3.8) raporu demek,

kandiller(Ahzap suresi 45. ve 46.ayet) demek Bilginler demek,

Şeytanlara demek Bilgisiz insanlara  demek,

atış taneleri demek İnsanları bilgilendirme süreçleri demek,


Kandiller (Ahzap suresi 45. ve 46.ayet) / Bilginler

1.İsrafil Zulkarneyn Mustafa Kemal Atatürk,

(Yecüc-Mecüc setti demek Mustafa Kemal Atatürk Devrimleri demek,)

              Yıldız Fizikçi Albert Einstein

(Özel görelilik kuramı, Durgun kütle enerjisi E=mc², Karanlık tanımı)

2.İsrafil Edebiyatçı Hüseyin Cemil Meriç (Şuurlu İnsan Olmak! Hac suresi 7.ayet,)

3.İsrafil Sekar (3.8) Salim Kuyumcu


1.israfil Zulkarneyn Mustafa Kemal Atatürk

Delil; 7.Gök: Sekar (3.8) Levh-i Mahfuz delili

 

"...Evet, ben bilirim ki insan dinsiz olmaz. Fakat Türk‘ün dini tabiattır. Bunu size münevversiniz diye söylüyorum."

“Allah Muhit‘tir.”

Bakara suresi 19.ayet, Ali imran suresi 120.ayet,

Nisa suresi 126.ayet, Fussılet suresi 54.ayet,

Rahman suresi 29.ayet,


Mustafa Kemal Atatürk[c] (1881[d] - 10 Kasım 1938), Türk asker, devlet adamı ve Türkiye Cumhuriyeti'nin kurucusu.



Sözleri


Ahmaklar, memleketi Amerikan mandasına, İngiliz himayesine terk etmekle kurtulacak sanıyorlar. Kendi rahatlarını temin etmek için bir vatanı ve tarih boyunca devam edip gelen Türk istiklalini feda ediyorlar![3] (1919)


Asla şüphem yoktur ki Türklüğün unutulmuş medenî vasfı ve büyük medenî kabiliyeti, bundan sonraki inkişafı ile âtînin yüksek medeniyet ufkunda yeni bir güneş gibi doğacaktır. Bu söylediklerim hakikat olduğu gün, senden ve bütün medenî beşeriyetten dileğim şudur: Beni hatırlayınız.[4]


Ben, 1919 yılı mayısı içinde Samsun'a çıktığım gün elimde maddî hiçbir kuvvet yoktu. Yalnız büyük Türk milletinin soyluluğundan doğan ve benim vicdanımı dolduran yüksek ve manevî bir kuvvet vardı. İşte ben bu ulusal kuvvete, bu Türk milletine güvenerek işe başladım.[5]


Ben, manevî miras olarak hiçbir nas-ı katı, hiçbir dogma, hiçbir donmuş, kalıplaşmış kural bırakmıyorum. Benim manevî mirasım ilim ve akıldır. Benden sonra beni benimsemek isteyenler, bu temel mihver üzerinde akıl ve ilmin rehberliğini kabul ederlerse manevî mirasçılarım olurlar.[6]


Beni görmek demek mutlaka yüzümü görmek değildir. Benim fikirlerimi, benim duygularımı anlıyorsanız ve hissediyorsanız bu kâfidir.[7]


Benim naçiz vücudum bir gün elbet toprak olacaktır, fakat Türkiye Cumhuriyeti ebediyen yaşayacaktır. Ve Türk milleti güven ve mutluluğun kefili olan ilkelerle uygarlık yolunda tereddütsüz yürümeye devam edecektir.[8]


Bir kelime ile ifade etmek gerekirse, diyebiliriz ki yeni Türkiye Devleti bir halk devletidir; halkın devletidir. Mazi kurumları ise bir şahıs devleti idi, şahıslar devleti idi.[9]


Cumhuriyetçilik ve toplumsal inkılâp, lâiklik ve yenilikseverlik, Türk'ün öz malı ve özelliği hâline geldiğini görmek, benim için büyük bir bahtiyarlık olacaktır.[10]


Çocukken fakirdim. İki kuruş elime geçince bunun bir kuruşunu kitaba verirdim. Eğer böyle olmasaydı, bu yaptıklarımın hiçbirini yapamazdım.[11]


Dünyada her şey için, maddiyat için, maneviyat için, hayat için, başarı için en hakikî yol gösterici ilimdir, fendir. İlim ve fennin dışında yol gösterici aramak gaflettir, cahilliktir, doğru yoldan sapmaktır. Yalnız ilmin ve fennin yaşadığımız her dakikadaki safhalarının gelişimini anlamak ve ilerlemeleri zamanında takip etmek şarttır.[12]


Efendiler, bizim milletimiz vatanı için, hürriyeti ve hakimiyeti için fedakâr bir halktır; bunu ispat etti.[13][14]


Gençliği yetiştiriniz. Onlara ilim ve irfanın müspet fikirlerini veriniz. Geleceğin aydınlığına onlarla kavuşacaksınız. Hür fikirler uygulamaya geçtiği vakit Türk milleti yükselecektir.[15]


Güzel sanatlarda başarı, bütün inkılapların başarıldığının en kesin delilidir. Bunda başarılı olamayan milletlere ne yazıktır. Onlar, bütün başarılarına rağmen uygarlık alanında yüksek insanlık sıfatıyla tanınmaktan daima mahrum kalacaklardır.[16]


Herhangi bir kişinin, yaşadıkça memnun ve mutlu olması için gereken şey, kendisi için değil, kendisinden sonra gelecekler için çalışmaktır. Anlayışlı bir adam, ancak bu şekilde hareket edebilir. Hayatta tam zevk ve mutluluk, ancak gelecek nesillerin şerefi, varlığı, mutluluğu için çalışmakta bulunabilir.[17]

Her şeyden evvel bilgisizliği ortadan kaldırmak lâzımdır. Bu sebeple maarif programımızın, maarif siyasetimizin temel taşı, bilgisizliğin giderilmesidir. Bu giderilmedikçe yerimizdeyiz. Yerinde duran bir şey ise geriye gidiyor demektir.[18]


Hürriyet olmayan bir memlekette ölüm ve çöküntü vardır. Her ilerlemenin ve kurtuluşun anası hürriyettir.[19]


İnkılabın temellerini her gün derinleştirmek, desteklemek lâzımdır. Birbirimizi aldatmayalım, uygar dünya çok ileridedir. Buna yetişmek, o uygarlık dairesine dahil olmak mecburiyetindeyiz.[20]


İnsanlığın bütününün refahı, açlık ve baskının yerine geçmelidir. Dünya vatandaşları kıskançlık, açgözlülük ve kinden uzaklaşacak şekilde eğitilmelidir.[21]


Kadınlarımız ilim ve fen sahibi olacaklar ve erkeklerin geçtikleri bütün öğretim basamakların-dan geçeceklerdir. Kadınlar, toplum yaşamında erkek¬lerle birlikte yürüyerek birbirinin yardımcısı ve destek¬çisi olacaklardır.[22] (1923)

Komşularıyla ve bütün devletlerle iyi geçinmek, Türkiye siyasetinin esasıdır.[23]


Milletin hayatı tehlikeyle karşı karşıya kalmadıkça savaş bir cinayettir.[24]


Neş'eli olmayan insanlardan iki türlü şüphe edilir. Ya hastadır, yâhut o insanın başkalarına bildirmek istemediği bir kuruntusu vardır.[25]


Türk Cumhuriyeti'nin en esaslı prensiplerinden biri olan yurtta barış, dünyada barış gayesi, insaniyetin ve medeniyetin refah ve ilerlemesinde en esaslı etken olsa gerektir.[26]


Türk milletinin yürümekte olduğu ilerleme ve uygarlık yolunda elinde ve kafasında tuttuğu meşale pozitif bilimdir.[27]


Uygarlık yolunda yürümek ve başarılı olmak, yaşamın şartıdır. Bu yol üzerinde duraklayanlar ya da yol üzerinde ileri değil, geriye bakmak bilgisizliği ve aymazlığında bulunanlar, genel uygarlığın coşkun seli altında boğulmaya mahkûmdur.[28]


Yurdumuzu dünyanın en mamur ve en medenî memleketleri seviyesine çıkaracağız.[29]

30 Ağustos'ta sevk ve idare ettiğim muharebede Türk milleti yanımdaydı. Bir insan, milletiyle beraber hareket ettiği zaman ne kadar kuvvetli hissediyor bilir misiniz? Bunun tarifi zordur. 

Bunu anlatmakta güçlük çekersem beni mazur görünüz.[30]


Ahmaklar, memleketi Amerikan mandasına, İngiliz himayesine terk etmekle kurtulacak sanıyorlar. Kendi rahatlarını temin etmek için bir vatanı ve tarih boyunca devam edip gelen Türk istiklalini feda ediyorlar![3] (1919)


Akıl ve mantığın halledemeyeceği mesele yoktur.[31]


Amerika, Avrupa ve bütün uygarlık dünyası bilmelidir ki Türkiye halkı her uygar ve kabiliyetli millet gibi kayıtsız şartsız hür ve müstakil yaşamaya kesin karar vermiştir. Bu haklı kararı bozmaya yönelik her kuvvet, Türkiye'nin ebedi düşmanı kalır.[32]

Anadolu, en büyük hazinedir.[33]


Arkadaşlarımız ve milletin bütün bireyleri gibi, millî davamızda benim de emeğim geçmiş ise, bu çalışmada iş yapma kuvveti ve başarı varsa, bunu bana mal etmeyiniz. Ancak ve ancak bütün milletin manevî kişiliğine mal ediniz. Ben milletin bu yüksek manevî kişiliği içinde bir önemsiz birey olmakla mutluyum. Efendiler, millet bütünüyle manevî bir kişilik halinde ve bir birleşmiş kitle şeklinde belirdi ve bu yüce birliği koruyarak ona düşman olanları ortadan kaldırdı.[34] (1923)


Artık Türkiye, din ve şeriat oyunlarına sahne olmaktan çok yüksektir. Bu gibi oyuncular varsa, kendilerine başka taraflarda sahne arasınlar.[35]


Asla şüphem yoktur ki, Türklüğün unutulmuş medeni vasfı ve büyük medeni kabiliyeti, bundan sonraki inkişafı ile âtinin yüksek medeniyet ufkunda yeni bir güneş gibi doğacaktır. Bu söylediklerim hakikat olduğu gün, senden ve bütün medeni beşeriyetten dileğim şudur: Beni hatırlayınız.[4]


Az zamanda çok ve büyük işler yaptık. Bu işlerin en büyüğü, temeli, Türk kahramanlığı ve yüksek Türk kültürü olan Türkiye Cumhuriyeti'dir.[36]


Ben, 1919 yılı mayısı içinde Samsun'a çıktığım gün elimde maddi hiçbir kuvvet yoktu. Yalnız büyük Türk milletinin soyluluğundan doğan ve benim vicdanımı dolduran yüksek ve manevi bir kuvvet vardı. İşte ben bu ulusal kuvvete, bu Türk milletine güvenerek işe başladım.[5]

Ben manevî miras olarak hiçbir nas-ı katı, hiçbir dogma, hiçbir donmuş, kalıplaşmış kural bırakmıyorum. Benim manevî mirasım ilim ve akıldır. Benden sonra beni benimsemek isteyenler, bu temel mihver üzerinde akıl ve ilmin rehberliğini kabul ederlerse manevî mirasçılarım olurlar.[6]


Ben onları affederim, çünkü kalbim vardır; onlar beni affetmezler, çünkü kalpsizdirler.[37] (Düşmanları için söylemiştir.)


Ben, sadece evlenmek için evlenmek istemiyorum. Vatanımızda yeni bir aile yaşamı yaratmak için önce kendim örnek olmalıyım. Kadın böyle umacı gibi kalır mı?[38] (1923)


Ben, savaşlarda dahi düşmanın üzerinde bir kin duymam; yalnız askerlik kurallarının uygulanmasını düşünürüm.[39] (1937)


Beni görmek demek mutlaka yüzümü görmek değildir. Benim fikirlerimi, benim duygularımı anlıyorsanız ve hissediyorsanız bu kafidir.[7]


Benim bir dinim yok ve bazen bütün dinlerin denizin dibini boylamasını istiyorum. Hükûmetini ayakta tutmak için dini kullanmaya gerek duyanlar zayıf yöneticilerdir. Âdetâ halkı bir kapana kıstırırlar. Benim halkım demokrasi ilkelerini, gerçeğin emirlerini ve bilimin öğretilerini öğrenecektir. Batıl inançlardan vazgeçilmelidir. İsteyen istediği gibi ibadet edebilir. Herkes kendi vicdanının sesini dinler. Ama bu davranış ne sağduyulu mantıkla çelişmeli ne de başkalarının özgürlüğüne karşı çıkmasına yol açmalıdır.[40][41] (1926-27 yılları arasında Atatürk ile röportaj yapan Grace Ellison'ın 1928 yılında yayımlanan Turkey Today adlı kitabının 24. sayfasında İngilizce olarak yazıyor.)


Benim gözümde hiçbir şey yoktur; ben yalnız liyakat âşığıyım.[42]


Benim naçiz vücudum bir gün elbet toprak olacaktır fakat Türkiye Cumhuriyeti sonsuza dek yaşayacaktır. Ve Türk milleti güven ve mutluluğun kefili olan ilkelerle, uygarlık yolunda, tereddütsüz yürümeye devam edecektir.[8]


Benim Türk milletine, Türk cemiyetine, Türklüğün istikbaline ait ödevlerim bitmemiştir, siz onları tamamlayacaksınız. Siz de sizden sonrakilere benim sözümü tekrar ediniz.[43]

Bir hükûmet iyi midir, fena mıdır? Hangi hükûmetin iyi veya fena olduğunu anlamak için, "Hükümetten gaye nedir?" bunu düşünmek lazımdır. Hükûmetin iki hedefi vardır. Biri milletin korunması, ikincisi milletin refahını temin etmek. Bu iki şeyi temin eden hükûmet iyi, edemeyen fenadır.[44]

Bir kelime ile ifade etmek gerekirse, diyebiliriz ki yeni Türkiye Devleti bir halk devletidir; halkın devletidir. Mazi kurumları ise bir şahıs devleti idi, şahıslar devleti idi.[9]


Bir toplumun eksikliği ne olabilir? Ulusu ulus yapan, ilerleten ve geliştiren güçler vardır: Düşünce güçleri, sosyal güçler. Düşünceler, anlamsız, yararsız, akla sığmaz saçmalarla dolu olursa o düşünceler hastalıklıdır. Bir de toplumsal yaşayış, akıldan mantıktan uzak, yararsız, zararlı birtakım görenek ve geleneklerle dopdolu olursa yaşama sayılamaz. İlerleyemez, gelişemez, inmeliler gibi olduğu yerde bocalar kalır.[45]


Birbirimize daima gerçeği söyleyeceğiz. Felaket ve saadet getirsin, iyi ve fena olsun, daima gerçekten ayrılmayacağız.[46]


Bir zamanlar gelir, beni unutmak veya unutturmak isteyen gayretler belirebilir. Fikirlerimi inkâr edenler ve beni yerenler çıkabilir. Hatta bunlar, benim yakın bildiğim ve inandıklarım arasından bile olabilir. Fakat, ektiğimiz tohumlar o kadar özlü ve kuvvetlidirler ki bu fikirler, Hint’ten, Mısır’dan döner dolaşır gene gelir, verimli sonuçları kalpleri doldurur.[47] (1937)


Bir işin ahlâki bir kıymeti olması, ayrı ayrı insanlardan daha ulvî bir membadan sadır olmasıdır.

O memba cemiyettir; millettir.

Filhakika, ahlâkıyet, hususî fertlerden ayrı ve bunların fevkinde, ancak içtimaî, millî olabilir. Milletin içtimaî nizam ve sükûnu hal ve istikbalde refahı, saadeti, selâmeti ve masuniyeti, medeniyette terakki ve tealisi için insanlardan, her hususta alâka, gayret, nefsin feragatini icap ettiği zaman seve seve nefsinin fedasını talep eden millî ahlâktır. Mükemmel bir millette millî ahlâkiyet icapları, o millet efradı tarafından adeta muhakeme edilmeksizin vicdanî, hissî bir saikle yapılır. En büyük millî his, millî heyecan işte budur.

Millet analarının, millet babalarının, millet hocalarının ve millet büyüklerinin; evde, mektepte, orduda, fabrikada, her yerde ve her işte millet çocuklarına, milletin her ferdine bıkmaksızın ve mütemadiyen verecekleri millî terbiyenin gayesi işte bu yüksek millî hissi sağlamlaştırmak olmalıdır.

Ahlâkın millî, içtimaî olduğunu söylemek ve maşerî vicdanın bir ifadesidir demek, aynı zamanda ahlâkın mukaddes sıfatını da tanımaktır. Ahlâk mukaddestir; çünkü aynı kıymette eşi yoktur ve başka hiçbir nevi kıymetle ölçülemez.

Ahlâk mukaddestir; çünkü, en büyük ahlâki şeniyet sahibi bir faile racidir. O fail, yalnız ve ancak cemiyettir. Ondan başka bir fail yoktur. Ülûhiyette, timsalî bir şekilde düşünülmüş cemiyet dahi mündemiçtir. Çünkü, vicdanlarımız üzerinde müessir olan ruhî hayat, cemiyetin efradı arasındaki amel ve aksülâmellerden teşekkül eder. Filhakika cemiyet, kesif bir fikrî ve ahlâki faaliyet mihrakıdır.[48]


Biz Batı uygarlığını bir öykünmecilik yapalım diye almıyoruz. Onda iyi olarak gördüklerimizi kendi yapımıza uygun bulduğumuz için, dünya uygarlık düzeyi içinde benimsiyoruz.[49]


Biz cahil dediğimiz zaman, mektepte okumamış olanları kastetmiyoruz. Kastettiğimiz ilim, hakikati bilmektir.[50]


Biz, her vasıtadan yalnız ve ancak bir tek temel görüşe dayanarak yararlanırız. O görüş şudur: Türk milletini medenî dünyada lâyık olduğu mevkie yükseltmek, Türkiye Cumhuriyeti’ni sarsılmaz temelleri üzerinde her gün daha çok güçlendirmek … ve bunun için de istibdat fikrini öldürmek…[51]


Bizce Türkiye Cumhuriyeti anlamınca kadın, bütün Türk tarihinde olduğu gibi bugün de en saygın düzeyde, her şeyin üstünde yüksek ve şerefli bir varlıktır.[52]


Bizi yanlış yola sevk eden kötü yaradılışlılar, çok kere din perdesine bürünmüşler, saf ve temiz halkımızı hep din kuralları sözleriyle aldatagelmişlerdir. Tarihimizi okuyunuz, dinleyiniz... Görürsünüz ki milleti mahveden, esir eden, harap eden fenalıklar hep din örtüsü altındaki küfür ve kötülükten gelmiştir.[53]


Bizim devlet idaresindeki ana programımız, Cumhuriyet Halk Partisi programıdır. Bunun kapsadığı prensipler, idarede ve siyasette bizi aydınlatıcı ana hatlardır. Fakat bu prensipleri, gökten indiği sanılan kitapların dogmalarıyla asla bir tutmamalıdır. Biz, ilhamlarımızı, gökten ve gaipten değil, doğrudan doğruya hayattan almış bulunuyoruz. Bizim yolumuzu çizen; içinde yaşadığımız yurt, bağrından çıktığımız Türk milleti ve bir de milletler tarihinin bin bir fâcia ve ıstırap kaydeden yapraklarından çıkardığımız netîcelerdir.[54][55][56][57]


Bizim milletimiz esasen demokrattır. Kültürünün, geleneklerinin en derin maziye ait evreleri bunu doğrular.[58]


Bugün tutsaklık acıları içinde inleyen birçok dindaşlarımız vardır. Bunlar için de, kendi ortamlarında bağımsızlıklarını kazanmaları ve tam bir bağımsızlıkla ülkelerinin gönenç ve yükselmesine çaba harcamaları en büyük dileklerimizdendir.[59]


Bugünkü hükûmetimiz, devlet örgütümüz doğrudan doğruya milletin kendi kendine, kendiliğinden yaptığı bir devlet örgütü ve hükûmettir ki onun ismi Cumhuriyettir. Artık hükûmet ile millet arasında mazideki ayrılık kalmamıştır. Hükümet millettir ve millet hükûmettir. Artık hükûmet ve hükûmet mensupları kendilerinin milletten ayrı olmadıklarını ve milletin efendi olduğunu tamamen anlamışlardır.[60]


Bugünün ihtiyaçlarına uygun kanun yapmak ve onu iyi uygulamak refah ve ilerleme vasıtalarının en mühimlerindendir.[61]


Bunca asırlarda olduğu gibi, bugün dahi, milletlerin bilgisizliğinden ve taassubundan istifade ederek binbir türlü siyası ve şahsı maksat ve menfaat temini için dini alet ve vasıta olarak kullanmak teşebbüsünde bulunanların, içeride ve dışarıda varlığı, bizi bu konuda söz söylemekten ne yazık ki henüz uzak bulundurmuyor.[62]


Bütün dünya bilsin ki benim için bir taraflılık vardır: Cumhuriyet taraftarlığı, fikri ve sosyal inkılap taraftarlığı. Bu noktada, yeni Türkiye topluluğunda bir ferdi, hariç düşünmek istemiyorum.[63]


Bütün görevlerin üstünde bizim de bir vicdanî görevimiz vardı; o da, herkesin sudan birtakım görevler yaptığı sırada yaşamımızı, varlığımızı bu milletin bağrına sokarak, onlarla beraber düşman karşısında uğraşmak olmuştur![64] (1920)


Bütün ilerlemeler, insan fikrinin eseridir. Fikri harekete getirmek, birinci işimiz olmalıdır. Bir kere millet benliğine hakim olsun ve düşünebilsin, yeter! Başlangıçta hatalı düşünse de, az zaman sonra bu hatayı düzeltebilir. Fikir bir kere faaliyete başladı mı, her şey yavaş yavaş düzene girer ve düzelir. Fikrin serbest hareketi ise, ancak bireyin düşündüğünü serbest olarak söylemek, yazmak ve verdiği karara göre her türlü girişimde bulunmak serbestisine sahip olmakla mümkündür.[65]


Büyük devletler kuran ecdadımız büyük ve geniş kapsamlı medeniyetlere de sahip olmuştur. Bunu aramak, tetkik etmek Türklüğe ve cihana bildirmek bizim için bir borçtur.[66]


Büyüklük odur ki hiç kimseye iltifat etmeyeceksin, hiç kimseyi aldatmayacaksın, memleket için gerçek ülkü neyse onu görecek, o hedefe yürüyeceksin. Herkes senin aleyhinde bulunacaktır. Herkes seni yolundan çevirmeye çalışacaktır. İşte sen bunda karşı koyuşları yok eden olacaksın. Önüne sayılamayacak güçlükler yığacaklardır. Kendini büyük değil küçük, zayıf, araçsız, hiç sayarak, kimseden yardım gelmeyeceğine inanarak bu güçlükleri aşacaksın. Ondan sonra sana "büyüksün" derlerse, bunu diyenlere de güleceksin.[67]

Cumhuriyet, ahlâkî fazilete dayanan bir idaredir. Cumhuriyet fazilettir. Sultanlık, korku ve tehdide dayanan bir idaredir. Cumhuriyet idaresi faziletli ve namuslu insanlar yetiştirir. Sultanlık, korkuya ve tehdide dayandığı için korkak, alçak, sefil ve rezil insanlar yetiştirir. Aradaki fark bunlardan ibarettir.[68]


Cumhuriyet idaresini, Cumhuriyetten söz etmeksizin milli hâkimiyet esasları içinde her an Cumhuriyet'e doğru yürüyen şekilde toplamaya çalışıyorduk.[69]


Cumhuriyeti, onun gereklerini yüksek sesle anlatınız. Cumhuriyet ilkelerini sevdiriniz. Bunu kalplere yerleştirmek için hiçbir fırsatı ihmal etmeyiniz.[70]


Cumhuriyet rejimi demek demokrasi sistemi ile devlet şekli demektir. Biz Cumhuriyeti kurduk, Cumhuriyet 10 yaşını doldururken demokrasinin bütün icaplarını sırası geldikçe koymalıdır.[69]


Cumhuriyet, yeni ve sağlam esaslarıyla, Türk milletini emin ve sağlam bir gelecek yoluna koyduğu kadar, asıl fikirlerde ve ruhlarda yarattığı güvenlik itibariyle, büsbütün yeni bir hayatın müjdecisi olmuştur.[71]


Cumhuriyetçilik ve toplumsal inkılâp, lâiklik ve yenilikseverlik, Türk'ün öz malı ve özelliği hâline geldiğini görmek, benim için büyük bir bahtiyarlık olacaktır.[10]


Cumhuriyetimiz öyle zannolunduğu gibi zayıf değildir. Cumhuriyet bedava da kazanılmış değildir. Bunu elde etmek için kan döktük. Her tarafta kırmızı kanımızı akıttık. İcabında müesseselerimizi müdafaa için lazım olanı yapmaya hazırız.[72]


Çağdaş bir cumhuriyet kurmak demek, milletin insanca yaşamasını bilmesi, insanca yaşamanın neye bağlı olduğunu öğrenmesi demektir.[73]


Çocukken fakirdim. İki kuruş elime geçince bunun bir kuruşunu kitaba verirdim. Eğer böyle olmasaydı bu yaptıklarımın hiçbirini yapamazdım.[11]


Çocukluğumdan beri bir huyum vardır. Oturduğum evde ne kız kardeş, ne de ahbap ile beraber bulunmaktan hoşlanmazdım. Ben, yalnız ve bağımsız bulunmayı çocukluktan çıktığım zamandan itibaren daima tercih etmiş ve sürekli olarak öyle yaşamışımdır. Tuhaf bir halim daha var; ne ana -babam çok erken ölmüş-, ne kardeş, ne de en yakın akrabamın kendi düşünüş biçimi ve görüşlerine göre bana şu veya bu öğütte bulunmasına katlanmazdım. Aile arasında yaşayanlar çok iyi bilirler ki sağdan soldan, pek saf ve samimî uyarmalardan korunamazlar. Bu durum karşısında iki davranış şeklinden birini seçmek zorunludur; ya uymak yahut bütün bu uyarma ve öğütleri hiçe saymak. Bence ikisi de doğru değildir. Uymak nasıl olur, en aşağı benimle yirmi, yirmi beş yaş farkı olan anamızın uyarmalarına uyma geçmişe dönme demek değil midir? İsyan etmek, erdemine, iyi niyetine, yüksek kadınlığına inandığım anamın kalbini, görüşlerini alt üst etmektir. Bunu da doğru bulmam.[74] (1926)


Çocukluk ne güzel… Çocuklar ne sevimli, ne tatlı yaratıklar değil mi? En çok hoşuma giden halleri nedir bilir misiniz? İkiyüzlülük bilmemeleri, bütün istek ve duygularını, içlerinden geldiği gibi açıklamaları…[75]


Çoğu ailelerde öteden beri çok kötü bir alışkanlık var; çocuklarını söyletmez ve dinlemezler. Zavallılar söze karışınca "Sen büyüklerin konuşmasına karışma!" der, sustururlar. Ne kadar yanlış, hatta zararlı bir hareket! Halbuki tam tersine, çocukları serbestçe konuşmaya, düşündüklerini, duyduklarını olduğu gibi ifade etmeye özendirmelidir; böylece hem hatalarını düzeltmeye imkân bulunur, hem de ileride yalancı ve ikiyüzlü olmalarının önüne geçilmiş olur. Kısacası çocuklarımızı artık, düşüncelerini hiç çekinmeden açıkça ifade etmeye, içten inandıklarını savunmaya, buna karşılık da başkalarının samimî düşüncelerine saygı beslemeye alıştırmalıyız. Aynı zamanda onların temiz yüreklerinde yurt, ulus, aile ve yurttaş sevgisiyle beraber doğruya, iyiye ve güzel şeylere karşı sevgi ve ilgi uyandırmaya çalışmalıdır. Bence bunlar, çocuk eğitiminde, ana kucağından en yüksek eğitim ocaklarına kadar her yerde, her zaman üzerinde durulacak önemli noktalardır. Ancak bu yolladır ki, çocuklarımız memlekete yararlı birer vatandaş ve eksiksiz birer insan olurlar.[76]


Demokrasi ilkesi, egemenliğin millette olduğunu, başka yerde olamayacağını gerektirir. Bu suretle demokrasi ilkesi, siyasi kuvvetin, egemenliğin kaynağına ve meşruiyetine temas etmektedir. Demokrasinin tam ve en belirgin hükûmet şekli Cumhuriyettir.[77]


Devlet idaresinde bütün kanunlar, nizamlar, ilmin muasır medeniyete temin ettiği esas ve şekillere, dünya ihtiyaçlarına göre yapılır ve tatbik edilir. Din telakkisi vicdani olduğundan cumhuriyet, din fikirlerini devlet ve dünya işlerinden ve siyasetten ayrı tutmayı milletimizin muasır terakkisinde başlıca muvaffakiyet görür.[69]


Devrimin ereğini (hedefini) kavramış olanlar, onu daima koruyup gözetme gücünde olacaklardır.[78]


Diktatör, insanların iradesini baskı altına alan ve onları itaate mecbur bırakan kimsedir. Ben, kalpleri kırmak değil, kalpleri kazanmak isterim.[79]


Dünya yüzünde gördüğümüz her şey kadının eseridir.[80]


Dünyada her şey için, maddiyat için, maneviyat için, hayat için, başarı için en hakikî yol gösterici ilimdir, fendir. İlim ve fennin dışında yol gösterici aramak gaflettir, cahilliktir, doğru yoldan sapmaktır. Yalnız ilmin ve fennin yaşadığımız her dakikadaki safhalarının gelişimini anlamak ve ilerlemeleri zamanında takip etmek şarttır.[12]


Dünyanın hiçbir yerinde, hiçbir milletinde, Anadolu köylü kadınının üstünde kadın mesaisi zikretmek imkânı yoktur ve dünyada hiçbir milletin kadını "Ben Anadolu kadınından daha fazla çalıştım, milletimi kurtuluşa ve zafere götürmekte Anadolu kadını kadar emek verdim" diyemez.[81]


Efendiler! Bir memleketin, bir memleket halkının düşmandan zarar görmesi acıdır. Fakat kendi ırkından büyük tanıdığı ve başlarında taşıdığı insanlardan hayırsızlık, kötülük görmesi ondan daha acıdır. Bu kalp ve vicdanlar için beklenmez bir yaradır.[82]

Efendiler, bizim milletimiz vatanı için, hürriyeti ve hakimiyeti için fedakar bir halktır; bunu ispat etti.[14]


Efendiler, içtimai hayatın mebdei, ukdesi aile hayatıdır. Aile, izaha hacet yoktur ki, kadın ve erkekten mürekkeptir. Kadınlarımız hakkında, erkekler hakkında söz söylediğim kadar fazla izahatta bulunmayacağım. Fakat bu mevcudiyeti ulviyeyi bilhassa huzurlarında müsamaha ile geçemem. Müsaade buyurulursa bir iki kelime söyleyeceğim ve siz ne söylemek istediğimi suhuletle anlayacaksınız. Esnayı seyahatimde köylerde değil bilhassa kasaba ve şehirlerde kadın arkadaşlarımızın yüzlerini ve gözlerini çok kesif ve itina ile kapamakta olduklarını gördüm. Bilhassa bu sıcak mevsimde bu tarz kendileri için mutlaka mucibi azab ve ızdırap olduğunu tahmin ediyorum. Erkek arkadaşlar, bu biraz bizim hodbinliğimizin eseridir. Çok afif ve çok dikkatli olduğumuzun icabıdır. Fakat muhterem arkadaşlar, kadınlarımız da, bizim gibi müdrik ve mütefekkir insanlardır. Onlara mukaddesatı ahlakiyeyi kuvvetle telkin etmek için, milli ahlakımızı anlatmak ve onların dimağını nur ile, nezahetle teçhis etmek esası üzerinde bulunduktan sonra fazla hodbinliğe lüzum kalmaz. Onlar yüzlerini cihana göstersinler. Ve gözleriyle cihanı dikkatle görebilsinler. Bunda korkulacak bir şey yoktur.[83][84] (1925)

Efendiler ve ey millet! İyi biliniz ki Türkiye Cumhuriyeti; şeyhler, dervişler, müritler, mensuplar memleketi olamaz. En doğru ve en hakiki tarikat, tarikatımedeniyedir. Medeniyetin emrettiğini ve talep ettiğini yapmak, insan olmak için kâfidir.[84][85] (1925)

Efendiler, Türkiye Cumhuriyeti'ni tesis eden Türk halkı medenidir. Tarihinde medenidir, hakikatta medenidir. Fakat ben sizin öz kardeşiniz, arkadaşınız, babanız gibi haber vermeye mecburum ki, medeniyim diyen Türkiye Cumhuriyeti halkı; fikriyle zihniyle medeni olduğunu isbat ve izhar etmek mecburiyetindedir. Medeniyim diyen Türkiye Cumhuriyeti halkı aile hayatiyle, yaşayış tarzıyle medeni olduğunu göstermek mecburiyetindedir. Velhasıl medeniyim diyen Türkiye'nin, hakikaten medeni olan halkı baştan aşağıya vaz-ı haricisiyle dahi medeni ve mütekamil insanlar olduğunu fiilen göstermeğe mecburdur. Bu son sözlerimi vazih ifade etmeliyim ki, bütün memleket ve cihan ne demek istediğimi suhuletle anlasın. Bu izahımı heyeti aliyenize, heyeti umumiyeye bir sual tevcihiyle yapmak istiyorum. Bizim kıyafetimiz milli midir? (Hayır, hayır sedaları) Bizim kıyafetimiz medeni ve beynelmilel midir? (Hayır, hayır sedaları) Size iştirak ediyorum. Hayır, hayır, hayır. Tabirimi mazur görünüz. Altı kaval üstü şişhane diye ifade olunabilecek bir kıyafet ne millidir ve ne de beynelmileldir. O halde kıyafetsiz bir millet? Bu olur mu arkadaşlar? Böyle tavsif olunmağa razı mısınız arkadaşlar? (Hayır, hayır, katiyen sesleri) Çok kıymetli bir cevheri çamurla sıvıyarak enzori aleme göstermekte mana var mıdır? Ve bu çamurun içinde cevher gizlidir. Fakat anlamıyorsunuz demek münasip midir? Cevheri gösterebilmek için çamuru atmak elzemdir ve tabiidir. Cevherin muhafazası için bir mahfaza yapmak lazımsa onu altından veya platinden yapmak icap etmez mi? Bu kadar açık bir hakikat karşısında tereddüt caiz midir? Bizi tereddüde sevk edenler varsa onların humku belahatine hükmetmekle hala mı tereddüt edeceğiz? Arkadaşlar, Turan kıyafetini araştırıp ihya eylemeğe mahal yoktur. Medeni ve beynelmilel kıyafet bizim için çok cevherli, milletimiz için layık bir kıyafettir. Onu iktisa edeceğiz. Ayakta iskarpin veya fotin, bacakta pantolon, yelek, gömlek, kravat, yakalık, ceket ve bittabi bunların mütemmimi olmak üzere başta siperi şemsli serpuş. Bunu çok açık söylemek isterim: Bu serpuşun ismine şapka denir. Redingot gibi, bonjur gibi, smokin gibi, frak gibi… İşte şapkamız. Buna caiz değil diyenler vardır. Onlara diyeyim ki, çok gafilsiniz ve çok cahilsiniz. Ve onlara sormak isterim: Yunan serpuşu olan fesi giymek caiz olur da, şapkayı giymek neden olmaz ve yine onlara, bütün millete hatırlatmak isterim ki, Bizans papazlarının ve Yahudi hahamlarının kisve-i mahsusası olan cübbeyi ne vakit, ne için ve nasıl giydiler?[84] (1925)


Eğer bir millet büyükse kendisini tanımakla daha büyük olur.[86]

Eğitim ve öğretimde uygulanacak yol, bilgiyi insan için fazla bir süs, bir zorbalık vasıtası, yahut medeni bir zevkten ziyade maddi hayatta muvaffak olmayı temin eden pratik ve kullanılması mümkün bir cihaz haline getirmektir.[87]


Egemenlik kayıtsız ve şartsız milletindir.[88]


Emperyalizm ölüme mahkûmdur.[89] (1923)


En iyi fertler kendinden ziyade mensup olduğu toplumu düşünen, onun varlığının ve mutluluğunun korunmasına hayatını veren insanlardır.[90]


Erkek kız çocuklarımızın, aynı şekilde öğrenim görebilmesi mühimdir. Memleket evladı, iktisadi hayatta faal, etkili ve başarılı olacak şekilde donatılmalıdır. Milli ahlakımızla, medeni esaslarla ve hür fikirlerle yetiştirilmelidir. Baskı ve korkudan doğan sözde ahlak, bir erdem olmadığı gibi, güvenilmezdir.[91]


Ey kahraman Türk kadını, sen yerde sürünmeye değil, omuzlar üzerinde göklere yükselmeye layıksın.[92]


Geçen zamana nispetle, daha çok çalışacağız. Daha az zamanda, daha büyük işler başaracağız. Bunda da muvaffak olacağımıza şüphem yoktur. Çünkü, Türk milletinin karakteri yüksektir. Türk milleti çalışkandır. Türk milleti zekidir. Çünkü Türk milleti milli birlik ve beraberlikle güçlükleri yenmesini bilmiştir.[36]


Gençlerimiz ve aydınlarımız ne için yürüdüklerini ve ne yapacaklarını evvela kendi dimağlarında iyice kararlaştırmalı, onları halk tarafından iyice sindirimi ve kabulü mümkün bir hale getirmeli, onları ancak ondan sonra ortaya atmalıdır.[93]


Gençliği yetiştiriniz. Onlara ilim ve irfanın müspet fikirlerini veriniz. Geleceğin aydınlığına onlarla kavuşacaksınız. Hür fikirler uygulamaya geçtiği vakit, Türk milleti yükselecektir.[15]

Gerçeği konuşmaktan korkmayınız.[94]


Güzel sanatlarda başarı, bütün inkılapların başarıldığının en kesin delilidir. Bunda başarılı olamayan milletlere ne yazıktır. Onlar, bütün başarılarına rağmen uygarlık alanında yüksek insanlık sıfatıyla tanınmaktan daima mahrum kalacaklardır.[16]


Hakikaten memlekete hizmet etmek isteyenlerin kalbi açık olmalıdır; açık söylemelidir. Millet ile, milleti sevk ve idare edenler çok açık görüşmelidirler. Olan şeyler ve yapılacak şeyler olduğu gibi ifade olunmalıdır. Yoksa safsatalar ile milleti aldatmak, onu birbirine düşürmek demektir. Kuralımız, daima millete karşı gerçekleri ifade olmalıdır. Milleti aydınlatma, bu demektir.[95]


Hâkimiyet ve saltanat hiç kimse tarafından hiç kimseye, ilim icabıdır diye, müzakere ile, münakaşa ile verilmez. Hâkimiyet, saltanat kuvvetle, kudretle ve zorla alınır. Osmanoğulları, zorla Türk milletinin hâkimiyet ve saltanatına, vâzıü’l-yed olmuşlardı ve bu tasallutlarını altı asırdan beri idâme eylemişlerdi. Şimdi de Türk milleti bu mütecâvizlerin hadlerini ihtar ederek, hâkimiyet ve saltanatını, isyan ederek kendi eline, bi’l-fiil almış bulunuyor. Bu bir emr-i vâkidir. Mevzu-i bahis olan, millete saltanatını, hâkimiyetini bırakacak mıyız, bırakmayacak mıyız? Meselesi değildir. Mesele zaten emr-i vâki olmuş bir hakikati ifadeden ibarettir. Bu, behemehâl, olacaktır. Burada ictimâ edenler, meclis ve herkes meseleyi tabii görürse, fikrimce muvâfık olur. Aksi takdirde, yine hakikat usûlü dairesinde ifade olunacaktır. Fakat ihtimal bazı kafalar kesilecektir.[96]


Her ferdinin son nefesi, Türk ulusunun nefesinin sönmeyeceğini, onun ebedî olduğunu göstermelidir. Yüksel Türk! Senin için yükseklik sınırı yoktur. İşte parola budur.[97]


Her ne suretle olursa olsun, hizmet edenler milletten büyük mükafatlar bekliyorsa katiyen doğru bir harekette bulunmuş olmazlar. Milletten çok şey istememeliyiz. Hizmet edenler, namus vazifelerini yerine getirmiş olmaktan başka bir şey yapmamışlardır.[98]


Her şeyden evvel bilgisizliği ortadan kaldırmak lâzımdır. Bu sebeple maarif programımızın, maarif siyasetimizin temel taşı, bilgisizliğin giderilmesidir. Bu giderilmedikçe yerimizdeyiz. Yerinde duran bir şey ise geriye gidiyor demektir.[18]


Hiçbir tutarlı kanıta dayanmayan birtakım geleneklerin, inanışların korunmasında ısrar eden milletlerin ilerlemesi çok güç olur; belki de hiç olmaz. İlerlemede geleneklerin kayıt ve şartlarını aşamayan milletler, hayatı, akla ve gerçeklere uygun olarak göremez.[99]


Hiçbir zaman hatırınızdan çıkmasın ki, Cumhuriyet sizden fikri hür, vicdanı hür, irfanı hür nesiller ister.[100]


Hükûmetin varlığının sebebi, memleketin asayişini, milletin huzur ve rahatını temin etmektir. Bütün memlekette gerçek bir asayiş hakim olmalıdır. Millet büyük bir huzur ve güven içinde müsterih bulunmalıdır. Memleketimizin herhangi bir köşesinde halkın güvenini, devletin bütünlük ve asayişini bozmaya kalkışanlar devletin bütün kuvvetlerini karşılarında bulmalıdırlar.[101]

Hürriyet olmayan bir memlekette ölüm ve çöküntü vardır. Her ilerlemenin ve kurtuluşun anası hürriyettir.[102]


Hürriyet ve bağımsızlık benim karakterimdir. Ben milletimin ve büyük ecdadımın en kıymetli mirasından olan bağımsızlık aşkı ile yaratılmış bir adamım.[103][104]

İleri hükûmetçiliğin şiarı, halkı, kudretine olduğu kadar şefkatine de samimiyetle inandırabilmesidir.[105]


İleri hükûmetçiliğin ayırıcı özelliği halkı, kudretine olduğu kadar şefkatine de samimiyetle inandırabilmesidir. Büyük küçük bütün cumhuriyet memurlarında bu zihniyetin en geniş ölçüde gelişmesine önem vermek, çok yerinde olur.[106]


İnkılabın hedefini kavramış olanlar, daima onu korumaya muktedir olacaklardır.[107]

İnkılabın temellerini her gün derinleştirmek, desteklemek lazımdır. Birbirimizi aldatmayalım, uygar dünya çok ileridedir. Buna yetişmek, o uygarlık dairesine dahil olmak mecburiyetindeyiz.[20]


İnsanlar, toplumsal hayatta haklardan ve vazifelerden örülmüş bir ağ içinde düşünülebilir. İnsanlar, insan kaldıkça bu ağdan çıkamazlar.[108]


İnsanların hayatına, faaliyetine hakim olan kuvvet yaratıcılık ve icat kabiliyetidir. İcadı ve yaratıcılığı yapabilen insanların ise, mutlaka kültürlü olmalarının şart olduğu tebarüz etmiştir.[109]


İnsanlığın bütününün refahı, açlık ve baskının yerine geçmelidir. Dünya vatandaşları, kıskançlık, açgözlülük ve kinden uzaklaşacak şekilde eğitilmelidir.[21]


Kadınlarımız ilim ve fen sahibi olacaklar ve erkeklerin geçtikleri bütün öğretim basamakların-dan geçeceklerdir. Kadınlar toplum yaşamında erkek¬lerle birlikte yürüyerek birbirinin yardımcısı ve destekçisi olacaklardır.[22] (1923)


Komşularıyla ve bütün devletlerle iyi geçinmek, Türkiye siyasetinin esasıdır.[23]


Kapitülasyonların hiçbir kısmına istisnayı kabul etmiyoruz. Adli, mali veya askeri kapitülasyonların hiçbirini tanımıyoruz.[110] (1922)


Kızlarımızın vatan ve milletin yüksek menfaatlerini savunup koruyabilecek kabiliyette yetiştirilmesi milli eğitimde esas tutulmalıdır. Ve kız çocuklarımıza entelektüel yetkinlik kazandırılması elzemdir. Türk kadınının esasen dehaya sahip olduğuna şüphe yoktur. Türk kadınları memleketin kaderini millet namına idare eden siyasi zümreye dahil olmak arzusunu belirtmiştir. Dolayısıyla kadınlarımızı hiçbir vatandaşlık vazifesinden uzak tutamayız. Çünkü hakların tümü vazifelerden doğar.[111]


Köylü, hepimizin velinimetidir. Bu necip unsurun refahını düşüneceğiz.[112]

Kültür işlerimiz üzerine, ulusça gönüllerimizin titrediğini bilirsiniz. Bu işlerin başında da Türk tarihini, doğru temelleri üstüne kurmak, öz Türk diline değeri olan genişliği vermek için candan çalışmakta olduğumuzu söylemeliyim. Bu çalışmaların göz kamaştırıcı verimlere erişeceğine şimdiden inanabiliriz.[113]


Kültür sınavımızı, yeni ve modern esaslara göre, teşkilatlandırmaya durmadan devam ediyoruz. Türk Tarih ve Dil çalışmaları büyük inanla beklenilen ışıklı verimlerini şimdiden göstermektedir.[113] (Kasım 1936)


Majeste Kral'ın söylediklerini dikkatle dinledim. Benden, bir devlet başkanına kendi ülkesinden bir parçayı Almanlara terk etmesini tavsiye etmekliğimi mi istiyorlar? Benim gibi, bütün ömrü boyunca yurdunun bağımsızlığı ve bir karış toprağını başkasına vermemek için savaşan bir adam, inançlarına aykırı bir şeye nasıl aracı olur? Görüyorum ki Majeste Kral, beni ve karakterimi iyi tanımıyorlar![114] (1938. Savarona yatında kabul ettiği Romanya Kralı II. Carol'un, görüşme sırasında Almanya ile Çekoslovakya arasındaki Südet sorununa değinmesi ve Atatürk'ten Çekoslovakya Cumhurbaşkanı Edvard Beneš'e bazı telkinlerde bulunmasını rica etmesi üzerine, görüşmeyi dinlemekte olan zamanın Dışişleri Bakanı Tevfik Rüştü Aras'a söyledikleri.)


Mal ve mülk, bana ağırlık veriyor. Bunları, soylu milletime geri vermekle büyük ferahlık duyuyorum. Zenginlikten ne çıkar; insanın serveti, kendi manevî kişiliğinde olmalıdır![115] (1937)


Medenî olmayan insanlar, medenî olanların ayakları altında kalmaya mahkûmdurlar.[116]

Memleket işlerinde, millet işlerinde, gerçek işlerde duyguya, hatıra, kardeşliğe ve dostluğa bakılmaz.[117]


Memleket ve milletin kurtuluşu ve mutluluğu için çalışmaktan başka bir amacım yoktur. Bu, bir insan için yeterli bir sevinç ve zevk sağlar. Benimle beraber olan arkadaşlarım, bütün vatandaşlarım da aynı amacı izlemektedirler. Kişisel ve ailevî huzur ve mutluluğun, milletin huzur ve mutluluğuyla ayakta durduğunu, memleketin güvenlik ve dokunulmazlığıyla mümkün olduğunu gerçek ve ciddî bir şekilde anlamışlardır. Ben ve benimle beraber olanlar, hedefimizin yüceliğine, yolumuzun doğruluğuna eminiz. Bunda asla şüphe ve tereddüdümüz yoktur. Milletimizin, Türk milletinin yakın, uzak tarihine gereği kadar bilgimiz vardır. Geçmişin derslerini, bugünün ve geleceğin yaşamı için göz önünde tutmak dikkatinden mahrum değiliz. Yaptığımız hizmetlerle övünmüyoruz. Yapacağımız hizmetlerin, övünç sebebi olabileceği ümidiyle avunuyoruz.[118] (1925)


,Memleketimizi bir çember içine alıp dünya ile alakasız yaşayamayız. Aksine yükselmiş, ilerlemiş, medenî bir millet olarak medeniyet düzeyinin üzerinde yaşayacağız. Bu hayat ancak ilim ve fen ile olur. İlim ve fen nerede ise oradan olacağız ve her millet ferdinin kafasına koyacağız. İlim ve fen için kayıt ve şart yoktur.[99]


Millet hakimiyetini almıştır ve isyan ederek almıştır. Alınmış olan hakimiyet hiçbir sebep ve suretle terk ve iade edilemez. Bu hâkimiyeti tekrar geri alabilmek için, istimal edilmiş olan vesaiti kullanmak lazımdır. [119]


Millete anlattım ki İslâm-şümûl bir devlet tesis etmek vazifesiyle mükellef tahayyül edilen bir halifenin vazifesini ifa edebilmesi için, Türkiye Devleti ve onun bir avuç nüfusu, halifenin emrine tâbi tutulamaz. Millet, buna razı olamaz! Türkiye halkı bu kadar azîm bir mes’ûliyeti, bu kadar gayr-i mantıkî bir vazifeyi deruhde edemez.

Milletimiz, asırlarca, bu vâhi nokta-i nazardan hareket ettirildi. Fakat ne oldu?! Her gittiği yerde milyonlarca insan bıraktı. Yemen çöllerinde kavrulup mahvolan Anadolu evlâdlarının miktarını biliyor musunuz? dedim. Suriye’yi, Irak’ı muhafaza etmek için, Mısır’da barınabilmek için, Afrika’da tutunabilmek için ne kadar insan telef oldu, bunu biliyor musunuz?! Ve netice ne oldu görüyor musunuz?! dedim.

Halifeye, dünyaya meydan okutmak ve onu umum İslâm umûruna tasarruf sahibi kılmak fikrinde olanlar, bu vazifeyi yalnız Anadolu halkından değil, onun sekiz on misli nüfustan mürekkeb olan büyük İslâm kütlelerinden talep etmelidir! Yeni Türkiye’nin ve yeni Türkiye halkının, artık, kendi hayat ve saadetinden başka düşünecek bir şeyi yoktur... Başkalarına verebilecek bir zerresi kalmamıştır! dedim.

Diğer bir noktayı da halk nazarında tebârüz ettirmek için şu beyânâtta bulundum: Bir an için farzedelim ki, dedim, Türkiye, mevzu-i bahis vazifeyi kabul etsin... Bütün âlem-i İslâm’ı bir noktada tevhîd ederek sevk u idâre etmek gayesine yürüsün ve muvaffak dahi olsun! Pek âlâ ama taht-ı tâbiiyet ve idâremize almak istediğimiz milletler derlerse ki, bize büyük hizmetler ve muâvenetler yaptınız, teşekkür ederiz fakat biz müstakil kalmak istiyoruz. İstiklâl ve hâkimiyetimize kimsenin müdahalesini muvâfık görmeyiz! Biz kendi kendimizi sevk ve idâreye muktediriz!

O halde, Türkiye halkının bütün mesâi ve fedakârlığı, sadece bir teşekkür ve dua almak için mi ihtiyâr olunacaktır?!

Görülüyordu ki bir heva ü heves için, bir vehm ü hayal için, Türkiye halkını mahvetmek istiyorlardı. Hilâfet ve halifeye vazife ve salâhiyet vermek fikrinin mahiyeti bundan ibaretti.[120]


Millete efendilik yoktur; hizmet etme vardır. Bu millete hizmet eden, onun efendisi olur.[121]


Milletimizin siyasî, sosyal hayatında, milletimizin fikri eğitiminde rehberimiz ilim ve teknik olacaktır.[122]


Milletimizin yüksek karakterini, yorulmaz çalışkanlığını, doğuştan zekâsını, ilme bağlılığını, güzel sanatlara sevgisini, millî birlik duygusunu sürekli olarak ve her türlü araç ve tedbirlerle besleyerek geliştirmek millî ülkümüzdür. Türk milletine çok yaraşan bu ülkü, onu bütün insanlığa gerçek huzurun temini yolunda kendine düşen uygar vazifeyi yapmakta başarıya ulaştıracaktır.[123]


Milletin irade ve emeline uymayanların talihi hüsrandır, izmihlâldir.[124]


Millî emeller, millî irade yalnız bir şahsın düşüncesinden değil, bütün millet fertlerinin arzularının, emellerinin birleşmesinden ibarettir.[125]


Millî hâkimiyet uğrunda canımı vermek, benim için vicdan ve namus borcu olsun.[126]


Millî hedef belli olmuştur. Ona ulaşacak yolları bulmak zor değildir. Önemli olan, çetin olan o yollar üzerinde çalışmaktır. Denebilir ki hiçbir şeye muhtaç değiliz. Yalnız tek bir şeye çok ihtiyacımız vardır: Çalışkan olmak. Toplumsal hastalıklarımızı incelersek temel olarak bundan başka, bundan önemli bir hastalık keşfedemeyiz; hastalık budur. O halde ilk işimiz bu hastalığı esaslı bir şekilde tedavi etmektir. Milleti çalışkan yapmaktır. Servet ve onun doğal sonucu olan refah ve mutluluk, yalnız ve ancak çalışkanların hakkıdır.[127]


Millî müdafaamızı, düşmanların bayrakları, babalarımızın ocakları üstünden çekilinceye kadar terk edemeyiz. İstanbul mabetleri etrafında düşman askerleri gezdikçe, öz vatan toprakları üstünden yabancı adamların ayakları çekilmedikçe biz mücadelemizde devam etmeye mecburuz.[128] (1920)


Neş'eli olmayan insanlardan iki türlü şüphe edilir. Ya hastadır, yâhut o insanın başkalarına bildirmek istemediği bir kuruntusu vardır.[25]


Ölmek isteyen bir milleti hiçbir kuvvet kurtaramaz. Türk milleti ölmek istemez; o, daima yaşayacaktır efendiler![129]


Samimi ve meşru olmak şartıyla her fikre hürmet ederiz. Her kanaat bizce muhteremdir.

Siyasî, askerî zaferler ne kadar büyük olursa olsun, ekonomik zaferlerle taçlandırılmazlarsa kazanılacak başarılar yaşayamaz ve sürekli olamaz.[130]


Tam bağımsızlık, bizim bugün üzerimize aldığımız görevin özüdür. Bu görev, bütün ulusa ve tarihe karşı yüklenilmiştir.[131]


Tarih, Türk inkılâbını anlatırken, bunun bir kurtuluş olduğunu en başta söyleyecektir. Bu kurtuluşun çeşitli aşamaları içinde de, özellikle kadınların kurtulmasını anacaktır.[132]


Tarih yazmak, tarih yapmak kadar mühimdir. Yazan yapana sadık kalmazsa değişmeyen hakikat, insanlığı şaşırtacak bir mahiyet alır.[133]

Temel ilke, Türk milletinin haysiyetli ve şerefli bir millet olarak yaşamasıdır. Bu ilke, ancak tam bağımsızlığa sahip olmakla temin olunabilir. Ne kadar zengin ve refaha kavuşturulmuş olursa olsun bağımsızlıktan mahrum bir millet uygar insanlık karşısında uşak olmak durumundan yüksek bir davranışa layık olamaz.[134]


Tüm Türk toprakları kurtulmadıkça durmayacağım.[135] (1922)


Türk Cumhuriyeti'nin en esaslı prensiplerinden biri olan yurtta barış, dünyada barış gayesi, insaniyetin ve medeniyetin refah ve ilerlemesinde en esaslı etken olsa gerektir. Buna elimizden geldiği kadar hizmet etmiş ve etmekte bulunmuş olmak bizim için övünülecek bir harekettir.[26]


Türk Hükümeti'nin ilk amacı, halka hürriyet ve mutluluk vermek, askerlerimize olduğu kadar, sivil halkımıza da iyi bakmaktır.[136]


Türkiye Cumhuriyeti'nin temeli kültürdür. Kültür, okumak, anlamak, görebilmek, görebildiğinden mana çıkarmak, intibah almak, düşünmek, zekayı terbiye etmektir.[137]


Türk dilinin sadeleştirilmesi, zenginleştirilmesi ve kamuoyuna bunların benimsetilmesi için her yayın aracından faydalanmalıyız. Her aydın hangi konuda olursa olsun yazarken buna dikkat edebilmeli, konuşma dilimizi ise ahenkli, güzel bir hale getirmeliyiz.[138]


Türk esaret kabul etmeyen bir millettir. Türk milleti esir olmamıştır.[139]


Türk gençliği gayeye, bizim yüksek idealimize durmadan, yorulmadan yürüyecektir. Biz de bunu görmekle bahtiyar olacağız.[140]


Türk milleti çok büyük olaylarla ispat etti ki yeniliksever ve inkılapçı bir millettir.[141]


Türk milleti, halk idaresi olan cumhuriyetle idare olunur bir devlettir. Türk Devleti laiktir. Her reşit dinini seçmekte serbesttir.[142]


Türk milletinin dili Türkçedir. Türk dili dünyada en güzel, en zengin ve en kolay olabilecek bir dildir. Onun için her Türk, dilini çok sever ve onu yükseltmek için çalışır... Türk dili Türk milleti için kutsal bir hazinedir. Çünkü Türk milleti geçirdiği sayısız felaketler içinde ahlâkının, geleneklerinin, hatıralarının, çıkarlarının, kısaca bugün kendi milliyetini yapan her şeyin dili sayesinde korunduğunu görüyor. Türk dili Türk milletinin kalbidir, zihnidir.[143]


...Türk milletinin müşterek görünen bir hali daha vardır. Hakikaten dikkat olunursa, Türklerin aşağı yukarı hep ahlâkları birbirine benzer. Bu yüksek ahlâk hiçbir milletin ahlâkına benzemez. Ahlâkın, millet teşkilinde yeri çok büyüktür, mühimdir. Bu ehemmiyeti iyice anlamak için, ahlâk hakkında birkaç söz söylemek fazla olmaz. Ahlâk dediğim zaman, ahlâk kitaplarında yazılı olan nasihatleri murat etmiyorum zira ahlâklılık diye yaptığımız işler ve yapmaktan sakındığımız işler; kitaplarda yazılı olan veya birtakım ahlâk hocalarının tavsiye ettikleri şeylerden daha evveldir ve o sözlerden, o nasihatlerden ayrı olarak, onlara asla kulak vermeyerek insanlar tarafından yapılmaktadır. İş, nazariyatın hakimi, amiridir. Ahlâk kaidelerinin nasıl yapılması lâzım geleceği, ahlâklılık olduğu anlaşılan işler görüldükten, tecrübe edildikten sonra anlaşılır.[48]


Türk milletinin tabiat ve âdetlerine en uygun idare Cumhuriyet idaresidir.[69]


Türk milletinin yürümekte olduğu ilerleme ve uygarlık yolunda, elinde ve kafasında tuttuğu meşale pozitif bilimdir.[27]

Türk milliyetçiliği, ilerleme ve gelişme yolunda milletlerarası temas ve ilişkilerde, bütün çağdaş milletlere paralel ve onlarla bir ahenkte yürümekle beraber, Türk toplumunun hususî seciyelerini ve başlı başına müstakil hüviyetini korumaktır.[144]


Türk Tarih ve Dil kurumlarının, Türk milli varlığını aydınlatan çok kıymetli ve önemli birer ilim kurumu mahiyetini aldığını görmek hepimizi sevindirici bir hadisedir. Tarih Kurumu, yaptığı kongre, kurduğu sergi, yurt içindeki kazılar ortaya çıkardığı eserlerle şimdiden bütün ilim dünyasına kültürel vazifesini yerine getirmeye başlamış bulunuyor.[145]


Türkiye Cumhuriyeti anlamınca kadın, bütün Türk tarihinde olduğu gibi bugün de en muhterem mevkide, her şeyin üstünde yüksek ve şerefli bir mevcudiyettir.[146]

Türkiye Devletinin bağımsızlığı mukaddestir. O, ebediyen sağlanmış ve korunmuş olmalıdır.[101]


Türkiye emperyalizme karşı mücadelesiyle iyi örnek olmuşsa bundan çok büyük mutluluk duyacağım.[147][148] (1921)


Türkiye halkı, asırlardan beri hür ve bağımsız yaşamış ve bağımsızlığı bir yaşama gereği saymış bir milletin kahraman evlatlarıdır. Bu millet, bağımsızlıktan uzak yaşamamıştır, yaşayamaz ve yaşamayacaktır.[149]


Türkler, bütün uygar milletlerin dostlarıdır.[150]

Türk'ün haysiyet ve onur ve kabiliyeti çok yüksek ve büyüktür. Böyle bir millet esir yaşamaktansa yok olsun daha iyidir. Bundan ötürü, ya bağımsızlık, ya ölüm![151]


Ulusun yaşamı tehlikeyle karşı karşıya kalmadıkça savaş bir cinayettir.[24]


Uygarlık yolunda başarı yenileşmeye bağlıdır. Sosyal hayatta, iktisadi hayatta, ilim ve fen sahasında başarılı olmak için yegane gelişme ve ilerleme yolu budur.[152]


Uygarlık yolunda yürümek ve başarılı olmak, yaşamın şartıdır. Bu yol üzerinde duraklayanlar ya da yol üzerinde ileri değil, geriye bakmak bilgisizliği ve aymazlığında bulunanlar, genel uygarlığın coşkun seli altında boğulmaya mahkûmdur.[28]


Vicdan hürriyeti mutlak ve taarruz edilmez, ferdin tabi haklarının en mühimlerinden tanınmalıdır.[153]


Yabancı bir devletin himaye ve desteğini kabul etmek, insanlık özelliklerinden mahrumiyeti, beceriksizlik ve miskinliği itiraftan başka bir şey değildir.[134]


Yaptıklarımızı asla kâfi görmeyiz. Çünkü daha çok ve daha büyük işler yapmak mecburiyetinde ve azmindeyiz. Yurdumuzu dünyanın en mamur ve en medenî memleketleri seviyesine çıkaracağız. Milletimizi en geniş refah vasıta ve kaynaklarına sahip kılacağız. Millî kültürümüzü, muasır medeniyet seviyesinin üstüne çıkaracağız.[29]


Yaşam kısadır. Bunu kutlama ve taçlandırma için, insanların genellikle uygun gördükleri yol evliliktir. Bu genel kurala uymayanlar, pek sınırlı ve benzerleri azdır. Bu kural dışını oluşturanlar da, esas kuralın fenalığından değil ve fakat tersine bu güzel kurala inanmadan kendilerini alıkoyan sebeplerin etkisinde kaldıklarından, belki evlenmiş olmaktan korktuklarından fazla mutsuz olanlardır. İnkâr edilmez bir gerçektir ki insanlar, yaşam, kadınsız olamaz. Evli olanlar, yaşamın vazgeçilmezini temin etmiş ve bütün düşünce ve isteklerini bir maksat, bir meslek, bir amaca yöneltmiş olur. Ancak talih, eşlerin ruh ve kalplerini iyi geçindirsin![154] (1914)


Yeni evlenen bir kişinin gönlü yaşam, aşk ve mutluluk duygularıyla doludur. Bu, en değerli bir zamandır. İnsanlar, yaşamında bu parlak ve sevinçli dakikaları, ölünceye kadar hep aynı şekilde duygulanarak pek önemli ve yaşamı için tarihsel bir olay olarak anar. Ben, bunu denemedim; fakat, az çok yaşamı ve insanları incelediğim için bu sonucu buldum. Yaşamın çeşitli yönlerinden birkaçını görenler, evlendikten sonra keşfedilmemiş yönlerini de ister istemez gözlemlerler. Bu gözlemleme, pek tatlı olabildiği gibi pek acı da olabilir.[155] (1914)


Yoksul kadın, hiçbir şeyi olmayan kadın anlamında alınmıştır. Halbuki kadın denilen varlık, bizatihi yüksek bir varlıktır. Onun yoksulluğu olamaz. Kadına yoksul demek, onun bağrından kopup gelen bütün insanlığın yoksulluğu demektir.[146]


Yüksek bir insan cemiyeti olan Türk milletinin tarihi bir vasfı da, güzel sanatları sevmek ve onda yükselmektir. Bunun içindir ki, milletimizin yüksek karakterini, yorulmaz çalışkanlığını, fıtri zekâsını, ilme bağlılığını, güzel sanatlara sevgisini, milli birlik duygusunu mütemadiyen ve her türlü vasıta ve tedbirlerle besleyerek inkişaf ettirmek milli ülkümüzdür.[36]


Yüksek ve devrimci bir kültür düzeyine varmak için, önümüzdeki yıllarda daha çok emek vereceğiz. Müspet bilimlerin temellerine dayanan, güzel sanatları seven, düşün eğitiminde olduğu denli beden eğitiminde yeteneği artmış ve yükselmiş olan erdemli, güçlü bir kuşak yetiştirmek, ana siyasamızın açık dileğidir.[156]


Zamanında kitaplar karıştırdım. Hayat hakkında filozofların ne dediklerini anlamak istedim. Bir kısmı her şeyi kara görüyordu. “Mademki hiçiz ve sıfıra varacağız, dünyadaki geçici ömür sırasında sevinç ve mutluluğa yer bulunmaz” diyorlardı. Başka kitaplar okudum, bunları daha akıllı adamlar yazmışlardı. Diyorlardı ki: “Mademki sonu nasıl olsa sıfırdır, hiç olmazsa yaşadığımız sürece şen ve neşeli olalım.” Ben kendi karakterim bakımından ikinci hayat görüşünü beğeniyorum, fakat şu sınırlar içinde: Bütün insanlığın varlığını kendi şahıslarında gören adamlar zavallıdır. Besbelli ki, o adam birey sıfatı ile yok olacaktır. Herhangi bir kişinin, yaşadıkça memnun ve mutlu olması için gereken şey, kendisi için değil, kendisinden sonra gelecekler için çalışmaktır. Anlayışlı bir adam, ancak bu şekilde hareket edebilir. Hayatta tam zevk ve mutluluk, ancak gelecek nesillerin şerefi, varlığı, mutluluğu için çalışmakta bulunabilir...[17]


Güneş sistemi Mim temsili Halley Kuyruklu yıldızı döngüsü 75 – 76 yıl

Alber Einstein 76 yaşında vefat etti.

“Hiç kuşkusuz, Şi’ra yıldızının/şuurlanmanın Rabbi de O’dur”

                                                                                    Necm suresi 49.ayet

Şi’ra yıldızı demek Halley Kuyruklu Yıldızı 75-76 yıl döngüsü demek


Yıldız Fizikçi Albert Einstein


Albert Einstein (Almanca telaffuz: ; 14 Mart 1879 – 18 Nisan 1955 / 01:55 76 yaşında vefat etti), Almanya doğumlu Yahudi teorik fizikçi. Yaptığı devrim niteliğindeki fizik ve matematik çalışmaları sayesinde Einstein,1921 yılında Nobel Fizik Ödülü’ne layık görülmüştür.














- A'yı hayatta başarı olarak tanımlayalım, o zaman A = X + Y + Z' dir; X çalışmaktır, Y oyundur Z ise çenesini tutmayı bilmektir. 

- Açlıktan karnı guruldayandan dürüst politikacı olmaz. 

- Akıl sorunu gerçekleşmeden çözer, zeka ise gerçekleştikten sonra. 

- Akıllı ve iyi niyetli insanlara özgü bir ada olması için neler vermezdim; öyle bir yer olsa ben bile vatansever kesilirdim. 

- Aklıyla övünen insan, hücresinin genişliğiyle övünen insana benzer. 

- Altı yaşındaki çocuğa açıklayamıyorsan, sen de anlamamışsındır. 

- Ancak başkaları için yaşanan bir hayat, yaşamaya değer bir hayattır. 

- Aynı anda hem savaşa hazırlanıp, hem de savaşı önleyemezsiniz. 

- Aptallık ve dahilik arasındaki fark; dahiliğin sınırları olmasıdır. 

- Artık yağ olmadan, et olmadan, balık olmadan yaşıyorum ve bu

            şekilde gayet iyi hissediyorum. Daima insanın bir etçil olarak doğmadığını   düşünmüşümdür.[2] 

- Aslında herkes dahidir. Ama siz kalkıp bir balığı, ağaca tırmanma yeteneğine göre yargılarsanız, tüm hayatını aptal olduğuna inanarak geçirir. 

- Aşk, görevden daha iyi bir öğretmendir. 

- Azim paha biçilmezdir: "Çok zeki olduğumdan değil, sorunlarla uğraşmaktan vazgeçmediğimden başarıyorum. 


- Bana güvenilen bir sırrı kutsal bir emanet gibi saklarım, ama sırları elimden geldiği kadar bilmemeye çalışırım. 

- Başarılı olmaya çalışmaktansa, değerli olmaya çalışın. 

- Bazı erkekler kadınları anlamaya çalışır, diğerleri kendilerini daha basit konulara adarlar, örneğin görelilik kuramına... 

- Ben atomu insanlığın yararı için keşfettim. Ama insanlar atomla birbirlerini öldürüyorlar. (5 Mayıs 1930'da ingiltere Tıp Akademisinde "En iyi Doktor" Ödülünü alırken) 

- Ben, dünyanın yasalara dayalı uyumunda kendini açığa vuran Spinoza‘nın Tanrı‘sına inanıyorum, insanlığın işlerini yapan ve kaderi belirleyen bir Tanrı‘ya değil. 

- New York Rabbi' Herbert S. Golstein‘ın sorusunu yanıtladığı sözleri, 24 Nisan 1929 

- Ben her zaman vicdan azabı ile hayvan eti yedim.[3] 

- Ben gelecek için hiçbir endişe duymadım. O yeterince hızlı geliyor.[4]  

- Bileydim çilingir olurdum ! (Hiroshima'ya atılan atom bombasından sonra söylediği söz) 

- Bilim atom bombasını üretti, fakat asıl kötülük insanların beyinlerinde ve kalplerindedir. 

- Bilim, her günkü düşünmelerimizin saflaşmasından başka bir şey değildir. 

- Bir hatayı iki defa tekrar etmeyen en mükemmel insandır. 

- Bir insanın zekası cevaplarından değil; soracağı sorulardan anlaşılır. 

- Bir kum tanesinin sırrını çözmeyi başarsaydık, bütün dünyanın sırrını öğrenmiş olurduk. 

- Bir ülkenin geleceği o ülke insanlarının göreceği eğitime bağlıdır. 

- Birisinin atom bombası yapmasına yardım etmekten daha kötü sadece bir şey var. O da Nazilere atom bombası yapmaları için yardım etmek. 

- Bizi ilgilendiren konu yalnız barışı kurmanın ve korumanın teknik çareleri değil, aynı zamanda kafaları eğitmenin, aydınlatmanın yoludur.[5] 

- Biz ikna olmuş fizikçiler için geçmiş, günümüz ve gelecek arasındaki fark yalnızca ısrarlı bir yanılsamadan ibarettir.[6] 

- Böyle olacağını bilseydim, bir ayakkabı tamircisi olurdum. 

- Hiroşima ve Nagasaki'ye atılan atom bombaları sonrasında verdiği demeç. 

- Bu dünyadan aldığının karşılığını yerine koymak her insanın zorunluluğudur. 

- Bu dünyada beni birkaç kişi anladı, onlar da yanlış anladı. 

- Bugünkü haliyle kapitalist toplumun ekonomik anarşisi bana göre "kötü"nün gerçek kaynağıdır. Önümüzde kocaman bir üretici topluluk var; üyeleriyse kaba kuvvetle değil de yasal yollarla koyulan kanunlara tam uyum içinde ortak ürettikleri ürünü birbirlerine vermemek için durmaksızın çabalıyorlar... Bu büyük kötülükleri saf dışı edecek tek bir yol olduğuna kaniyim. Bu yol, toplumsal hedeflere yöneltilmiş bir eğitim sisteminin eşlik edeceği sosyalist bir ekonominin kurulmasıdır. 

- Büyük güce sahip egemen devletler olduğu sürece savaş kaçınılmazdır. 

- Büyük idealler uğruna önce küçük bir azınlık savaşım vermiştir. 


- Coşku, zekadan daha önemlidir. 


Ç 

- Çok zeki olduğumdan değil, sadece sorunların üstünde daha çok duruyorum. 

- Çok fazla okuyan ve beynini çok az kullanan bir adam, basit düşüncenin tembel alışkanlıkları içinde kalır. 


Deneyimleyebileceğimiz en güzel coşku gizemli olandır. O, tüm gerçeksanat ve bilimin gücüdür. Bu coşkuya yabancı olan kişi merak hissedemez ve endişe içinde tam bir ölü gibi sürüklenir. İçini kavrayamadığımızın gerçekten varlığını bilmek… En yüksek ve en coşkun neşeyle yavaş gelişenyeteneklerimiz; bu bilgi, bu his ile en ilkel biçimlerinde iken kavranabilir ki bu gerçek dindarlığın merkezidir. 

- Dahiliğin mutlak bir sınırı vardır, aptallığın asla. 

- Dağınık masa, dağınık kafaya işaretse, boş masa neye işaret? 

- Defalarca söylediğim gibi bana göre kişileşmiş bir Tanrı çocukça bir şey. Beni bir agnostik olarak adlandırabilirsin... Ben, kendi var oluşumuzu ve doğayı kavrayarak anlamayabilmemiz hususundaki zayıflığımızla uyumlu tevazulu bir tutum almayı tercih ediyorum. 

- Albert Einstein'ın Guy H. Raner Jr.'a mektubundan, (28 Eylül 1949), Michael R. Gilmore'un Skeptic Dergisindeki makalesinden, Cilt 5, No. 2 (1997). 

- Değer yaratın: " Başarılı olmaya değil, değerli olmaya çalışın." 

- Dehanın 10'da 1'i yetenek 10'da 9'u da çalışmaktır. 

- Dünden öğrenin, bugün için yaşayın, yarın için ümit edin. 

- Dünya yaşamak için tehlikeli bir yer, ama kötü insanlar yüzünden değil, bununla ilgili hiçbir şey yapmayan insanlar yüzünden. 

- Dünyada bir tane dahi çocuk mutsuz olduğu sürece, büyük icatlar ve ilerlemeler yoktur. 

- Dünyanın Kainat'taki biricik meskûn yer olduğunu farz etmek bile düpedüz cehalettir. Yetkili kişileri - uçan daireler yoktur – iddiasına sürükleyen tabii bir korku veya beşeri bir kibir ve azamettir. 

- Düşlemek bilmekten daha önemlidir. 


- Eğer bir adam marşla uyum içinde yürüyebiliyorsa, o değersiz bir yaratıktır. Kendisine yalnızca bir omurilik yeterli olabileceği halde her nasılsa yanlışlıkla bir beyni olmuştur onun. Uygarlığın bu kara lekesi en kısa sürede yok edilmelidir. Emirle gelen kahramanlıktan, bilinçli ve bilinçsiz şiddetten, aptalca yurtseverlikten, tüm bunlardan nefret ediyorum. Ben savaşı ve o soğuk silahları öylesine tiksindirici ve aşağılayıcı buluyorum ki böyle iğrenç bir eyleme katılmaktansa kendimi yok ederim daha iyi... Benim anlayışıma göre sıradan bir cinayet, savaşta adam öldürmekten daha kötü değildir. 

- Eğer kolay bir biçimde açıklayamıyorsanız yeterince anlayamamışsınızdır. 

- Eğer ne yaptığımızı biliyor olsaydık, buna araştırma denmezdi öyle değil mi? 

- Eleştiriyi kabul etmeyen, başarısına inandıracak kimseyi bulamaz. 

- Elinizi 1 dakika fırına koyun, 1 saat gibi gelir. Güzel bir kadınla 1 saat vakit geçirin 1 dakika gibi gelir. 

- En değerli kişiler alçak gönüllü olanlardır. 

- Eğitim, gerçeklerin öğretilmesi değildir. Düşünmek için aklın eğitilmesidir. 


- Fiziği görelilik ilkesine sokmak fikrini rastgele bulmama teşekkürler, siz (ve diğerleri) benim bilimsel yeteneklerimi beni rahatsız edecek kadar çok abartıyorsunuz. 


Arnold Sommerfeld'e mektup, 14 Ocak 1908 

- Gelecekte başarılı olacak insanlar, geçmişten çalışarak ulaşmalıdır. 

- Gelecek nesiller, dünya üzerinde böyle bir insanın yürüdüğüne inanmayacak. 

             Mahatma Gandhi için söylediği söz. 

- Gençliğimizde düşüncelerimizi oluşturan tüm konular sevgiyle ilgilidir, sonraları ise tüm sevgimiz düşüncelerimiz olur. 

- Genelde insanlığın kaderi, hak ettiği olacaktır. 

- Gerçeğin bilgisi deneyle başlar, deneyle biter. 


- Gerçeklikle karşılaştırıldığında,bilimde vardığımız düzey ilkeldir, çocuk oyuncağıdır. Ama sahip olduğumuz en değerli şey odur. 

- Gerçek yalnızca bir ilüzyondur, ama bitmek bilmeyen bir ilüzyon. 

- Görelilik kuramım başarıyla kanıtlanırsa Almanya benim bir Alman olduğumu iddia edecek, Fransa ise Dünya vatandaşı olduğumu açıklayacaktır. Kuramım gerçek dışı çıktığında ise Fransa bir Alman olduğumu söyleyecek, Almanya ise bir Yahudi olduğumu açıklayacaktır. Fransız Felsefe Cemiyeti'ne konferansından, 6 Nisan 1922. 

- Güçlüklerin göbeğinde fırsatlar yatar. 

- Günde yüz kez kendime iç ve dış yaşamımın, yaşayan ya da ölü başka insanların emeğine dayandığını hatırlatıyorum; çok derinlere dalmadan günlük yaşamdan biliyoruz ki, bir insan başkaları için vardır. 

- Güzel bir kızla flört ederken bir saat bir saniye gibi gelir.Kızgın bir közün üzerinde otururken bir saniye bir saat gibi gelir. Izafiyet budur. 

- Güzel bir kızı öperken düzgün araba kullanabilen bir erkek, öpücüğün hakkını vermiyor demektir. 

- Güzel gençler doğanın eseridir, güzel yaşlılar ise sanatın. 

- Hayat bisiklet sürmek gibidir. Dengenizi korumak için, sürmeye devam etmelisiniz. 


- Hayal gücü bilgiden daha önemlidir.Çünkü bilgi 

            sınırlıyken, hayal gücü tüm dünyayı kapsar. 

- Hayal gücü güç verir: "Hayal gücü her şeydir. Sizi bekleyen güzelliklerin önizlemesi gibidir. Hayal gücü bilgiden daha önemlidir." 

- Hayat bisiklet sürmek gibidir. Dengenizi korumak için, sürmeye devam etmelisiniz. 

- Herkesin fikir birliğine vardığı bir akşam, kayıp bir akşamdır. 

- Her savaş insanlığın ilerlemesini engelleyen kötülük zincirine bir halka ekler. 

- Her şeyi olabildiğince sade yapın, ama basit değil 

- Hiç hata yapmamış insan, yeni bir şey denememiştir. 


İ 

- ifade özgürlüğünü, yasalar tek başına garanti edemez. Herkesin kendi düşüncesini, cezalandırma olmaksızın açıklayabilmesi için toplumda hoşgörü mevcut olmalıdır. 

- iki atı aynı anda süremezsiniz. Bir şeyler yapabilirsiniz ama her şeyi yapamazsınız. ġimdiye odaklanın ve bütün enerjinizi şu anda yaptığınız işe verin. 

- ilkelerin boğazına dolanıp dibe batmaktansa, oportünist olup suyun üstünde kalmayı yeğlerim. 

- insan aklın sınırlarını zorlamadıkça hiçbir şeye ulaşamaz. 

- insan savaş gibi inanmadığı bir şey için acı çekeceğine, barış gibi inandığı bir dava uğruna ölse daha iyi değil mi. 

- insanlar kendileri karşı çıkmadıkça, hiçbir şey savaşları ortadan kaldıramaz. 

- insanlığın buluş ruhu, son yüzyılda bize öyle şeyler armağan etti ki; yönetimdeki gelişmeler de teknik gelişmelere ayak uydurabilseydi üzüntüsüz ve mutlu bir yaşama kavuşurduk. 

- insan genelde düşmanı olmadıkça başkasına akıl vermekten kaçınır. 

- Ideas and Opinions 

- iki şey sonsuzdur; insanoğlunun aptallığı ve evren. fakat ikincisinden emin değilim. 

- insanoğlunun en büyük zaafı, dünyanın kendi etrafında döndüğünü sanması. Hatta bütün yiyecekleri, hayvanları ve doğayı kendine sunulmuş bir nimet sanıyor. Evren dediğimiz bütün içerisinde, kendisini diğer canlılardan ayrı tutuyor. Çevreyi istediği gibi kullanıyor. Yıkıyor, yok ediyor. Halbuki insanoğlu bu evrende zincirin sadece küçük bir parçası. Bunu reddederek aslında kendisine bir hapishane yaratıyor. insanın bu yanılgıdan kurtulması en büyük özgürlük. Tabii bu da tam olarak mümkün olmayabilir ama bu çabanın kendisi de bir özgürlük.[7] 

- insanoğlu kainat dediğimiz bütünün bir parçasıdır, zaman ve mekanla sınırlanmış bir parça… Kendi benliğimizi, düşüncelerimizi ve duygularımızı her şeyden soyutlanmış hissediyoruz, ve buna bilincin yarattığı bir göz yanılsaması denebilir. Bu yanılsama bizi kişisel arzularımıza ve en yakınımızdaki birkaç kişiye olan bağlılığımıza hapseden bir cezaevi gibidir. Görevimiz, şefkat evrenimizi tüm canlıları ve bütün güzelliğiyle doğayı da kapsayacak şekilde genişleterek, kendimizi bu cezaevinden azat etmek olmalıdır. insanoğlu varlığını sürdürecekse yeni bir zihniyete ihtiyacı vardır. 


- Kuantum mekaniği elbette ki muhteşem. Ancak içimden bir ses bana bunun gerçek şey olmadığını söylüyor. Teori pek çok şey söylüyor ama tek'in gizemine bizi yaklaştıran bir şey vermiyor. Her halde ben ikna oldum ki; "O" zar atmaz. 


- Kadınlar erkeklerle değişeceklerini ümit ederek evlenirler.Erkekler ise kadınlarla değişmeyeceklerini.Böylece her biri kaçınılmaz hüsrana uğrar. 

- Karşı karşıya kaldığınız aşılması zor sorunları, mevcut düşünce yapınızla çözemezsiniz. Çünkü bu sorunlar, mevcut düşünce yapınızın ürünüdürler. 

- Karşılaştığınız sorunları onu yaratan düşüncelerle çözemezsiniz. 

- Kendi yarattıklarını cezalandıran ya da ödüllendiren, biz insanlarınkine benzer istekleri olan bir Tanrıyı benim aklım almaz. Bedeni ile öldükten sonra yaşayabilecek bir insan da düşünemem. Zayıf yürekliler, korku ya da gülünç bir bencillikle bu çeşit düşünceleri beslesinler istedikleri kadar.[1] 

- Korkarım ki bir gün teknoloji, insan iletişiminin ve yakınlaşmasının önüne geçecek ve aptal bir nesil ortaya çıkacak.[8] 

- Köpekleri sevmeyen insanlara güvenmiyorum fakat bir köpek bir insanı sevmezse, o köpeğin hislerine güvenirim. 

- Kuantum mekaniği konusunda çok çalışmak gerekir. Ama, içimden bir ses bana bunun her şeyin çözümü olmadığını söylüyor. Bu teoriyle birçok şey açıklanıyor; ama hala O'nun sırrını çözebilmiş değiliz. Ben yine de, O'nun zar atıp kumar oynadığını, hiç mi hiç zannetmiyorum. 

- Değişik çevirisi: Kuantum mekaniği elbette ki muhteşem. Ancak içimden bir ses bana bunun gerçek şey olmadığını söylüyor. Teori pek çok şey söylüyor ama "eski olan"ın (ç.n. tek‘in) gizemine bizi yaklaştıran bir şey vermiyor. Her halde ben ikna oldum ki; "O" zar atmaz. 

- Küçük işlerde doğruluğa dikkat göstermeyen bir kişinin büyük işlerine güvenilemez. 


- Mantık sizi A noktasından B noktasına götürür. Hayal gücü ise her yere. 

- Matematik kesin olduğunda gerçeği yansıtmaz, gerçeği yansıttığında kesin değildir. 

- Matematikçiler, Görelilik Kuramına el attıktan sonra, ben kendi kuramımı tanıyamaz hale geldim. 

- Merakınızın peşinden gidin: "Benim özel bir yeteneğim yok. Yalnızca tutkulu bir meraklıyım." 

- Muhteşem beyinler daima sıradan beyinlerin şiddetli muhalefetiyle karşılanmışlardır. 

- Mutlu bir hayat yaşamak istiyorsanız hayatınızı bir amaca bağlayın, kişilere veya eşyalara değil. 

- Milliyetçilik, çocuksu bir hastalık. insanlığın kızamığı. 


- kadar akıllı olduğumdan değil, ben sadece problemler üzerinde biraz daha fazla kalıyorum. 

- Özel bir yeteneğim yok. Sadece tutkulu bir meraklıyım. 


Ö 

- Önyargıları yok etmek, atom çekirdeğini parçalamaktan daha zordur. 

- Özel bir yeteneğim yok. Sadece tutkulu bir meraklıyım. 

- Öğretmenlerim aklımın yavaş çalıştığını, asosyal olduğumu ve ölene kadar aptal rüyalarımın peşinde sersemce savrulacağımı söylüyorlardı. 


- Posta pullarının gideceği yere varasıya kadar mektuba yapışıp kalmasından ötürü çok değerli olduğu söylenir. Posta pulu gibi olun ve başladığınız işi bitirin. 

- Propagandayla zehirlenmedikleri sürece kitleler asla savaş düşkünü değildirler. 


- Sadece barışçı değil, militan bir barışçıyım. Barış için savaşmaya hazırım. 

- Savaş insan toplulukları arasındaki çatışmanın en azgın biçimidir; aynı zamanda en trajik. 

- Sorunlar, onları yaratanların mantığı ile çözümlenemez. 

- Tüm dinler, sanatlar ve bilimler aynı ağacın dallarıdır... 


- Tabiatta öylesine yüksek bir akıl kendini gösteriyor ki, insanın en ince düşünceleri ve buluşları bu aklın yanında sönük bir gölge gibi kalır. 

- Tanrı her zaman en kolay yolu seçer. 

- Tanrı sözcüğü bana göre insanın güçsüzlüğünün bir ifadesi ve ürünü olmaktan başka bir şey değil. Kutsal Kitap saygı duyduğum, ancak yine de ilkel ve bir hayli çocuksu bulduğum bir söylenceler topluluğu. Hiçbir yorum, ne denli incelikli olursa olsun, bu görüşümü değiştiremez. En incelikli yorumlamalar birbirlerinden oldukça farklılar ve bunların özgün metinle hemen hemen hiçbir ilgisi yok. Bana göre Yahudilik, öteki tüm dinler gibi, en çocuksu boş inançların nesneleştirilmesidir ve üyesi olmaktan mutluluk duyduğum, düşünce yapısına son derece yakın olduğum Yahudi halkı da benim için öteki insanlardan farklı bir niteliğe sahip değildir...Bu insanlarda ‗seçilmiş‘ olduklarını gösteren hiçbir şey görmüyorum.[9][10] 

- Ölümünden bir yıl önce, 3 Ocak 1954'te filozof Eric Gutkind'e gönderdiği 'Tanrı Mektubu' olarak bilinen mektubundan alıntı. 

- Tasavvur bilgiden daha önemlidir; çünkü bilgi sınırlıdır. 

- Tesadüf, Tanrı'nın gizli kalma Ģeklidir. 

- Tanrı, evrenle zar atmaz.[11] 

- Tüm dinler, sanatlar ve bilimler aynı ağacın dallarıdır... 


- Uzay insanoğlu için çok karmaşıktır. uzayda insan kocaman bir kütüphanedeki minicik bir çocuğa benzer, çocuk oradaki kitapların yazıldığı binbir çeşit dili anlamaz, nasıl yazıldığınıda anlamaz, dikkatini çeken şey o kitapların karmaşık dizilişindeki ahenktir ve insan oğluda uzayın ahengini çözmeye çalışabilir ancak. 

- Uyku sorunu zeki insanların lanetidir. 


Ü 

- Üçüncü dünya savaşında hangi silahlar kullanılacak bilmiyorum, ama dördüncü dünya savaşında insanlar taş ve sopalar kullanacaklar. 


- Vejetaryanlığın yayılması kadar insanlığın sağlığına ve dünyada hayatta kalmalarına fayda sağlayacak başka bir şey yoktur.[12] 

- Yeni düşünceleri ortaya çıkaran hayal gücü bilinçten önemlidir. 


- Yalnızca başkaları için yaşanan bir hayat yaşanmaya değerdir. 

- Yanlış yapmayan insan yoktur; insanlık yanlışını kabul ve düzeltmekle olur. 

- Yaratıcılık, kaynaklarınızı iyi saklayabilmektir. 

- Yeryüzündeki şartların düzelmesi, sadece bilimsel buluşlardan çok ahlaklı bir yaşama düzeninin gerçekleşmesine bağlıdır. 

- Yeni düşünceleri ortaya çıkaran hayal gücü bilinçten önemlidir. 

- Yüksek ruhlar, her zaman sıradan akılların şiddetli muhalefetleriyle karşılaşırlar. 

- Yolculuk etmeyi seviyorum ama varmaktan nefret ederim. 


- Zorlukların göbeğinde fırsatlar yatıyor. 


2.İsrafil Edebiyatçı Hüseyin Cemil Meriç

Hüseyin Cemil Meriç (12 Aralık 1916, Reyhanlı, Hatay - 13 Haziran 1987, İstanbul), Türk yazar, çevirmen ve düşünür.

Başta dil, tarih, edebiyat, felsefe ve sosyoloji olmak üzere sosyal bilimlerin birçok alanında araştırma yapmış ve yazılar kaleme almış bir düşünce adamıdır. Telif ettiği 12 eseri ve tercümeleriyle Türk edebiyatında önemli bir yeri olduğu kabul edilir.[1


“Ve saat/kıyamet mutlaka gelecektir! Kuşku yok onda. Ve Allah kabirlerdeki şuurlu varlıkları diriltecektir.”                                                                                                   Hac suresi 7.ayet


“Şuur, hiçbir kiliseye bağlanmamak, her vesayeti red etmek, kapılarını her ışığa açmak demektir.”                                                                            Edebiyatçı Hüseyin Cemil Meriç


Işık Doğudan Gelir

- İbn-i Haldun çağdaş düşüncenin kutup yıldızlarından biridir.

Jurnal

- Görmek tabiata tahakküm etmektir.

- Ne garip bir oyuncak şu insan! Yürür, konuşur ve acı çeker. 70 kilodur. Kendisine ve çevresine ait hiçbir şey bilmez. Bir nevi ıstırap makinesi. İpleri başkaları çeker. Hantal ve şapşal bir robot. Neye sevinir bilinmez. Sınırsız olan yalnız hayalleri ve acı kabiliyeti. Etten bir kafes ve aciz içinde çırpınan bir ruh. Vücut araba, akıl arabacı. Ama gözleri bağlı arabacının, arabaya hükmeden atlar... Bu da haklı: Var olmak için yok olmak lazım, parça bütüne kavuşacak ki hasret dinsin.

               Cemil Meriç Külliyatı ve Jurnal Üzerine, s. 9

- Görmek tabiata tahakküm etmektir. Dış dünya ne kadar düşman unsurlarla dolup taşarsa taşsın, zekamızın gözbebeklerimizden boşalan seyyalesiyle ehlileşmeye, mutileşmeye mahkumdur.

                Quinze-Vingts Geceleri, s. 38

- Din, aşk, şiir: boşlukta yuvarlanan insanın bir yıldıza atladığı merdivenlerdir.

             Quinze-Vingts Geceleri, s. 40

- En yavuz ermişlerin, en çetin kahramanların zaman zaman nasıl çamurlaştıklarını görmek, küçün insanlar için hain, buruk ve zehirli bir teselli.

          Jurnal, s. 53

- Realiteyi görmemek için dini, sanatı, aşkı yaratmışız. Faustun susuzluğu sonsuz bir çölünkinden farksız.

            Jurnal, s. 54

- Neden vakur Juvenal okunmuyor? Niçin Lükres'in erkek sesi insanlığın ufkunda çınlamaz oldu?

            Denize Atılan Şişe, s. 34

- Onlar için Anadolu yoktur, İstanbul yoktur, Türkiye yoktur, üzerinde insanların gözyaşı döktüğü, sefalet çektiği, didindiği bir dünya yoktur.

            Birkaç Kozmopolit Üzerine Hiciv Denemesi, s. 62

- Realiteyi görmemek için dini, sanatı, aşkı yaratmışız.

- Nihayet medrese ve saray. Efendilerinin her cinayetine eli titremeden fetva veren yıkılış çağlarının uluma-yı rüsumu: Mensuplarını herhangi bir vatandaş gibi askere yollamaz, ezelî zillet içinde, bu zilletin nimeti saydığı bir takım imtiyazları inatçılıkla muhafazaya çalışırdı.

            Birkaç Kozmopolit Üzerine Hiciv Denemesi, s. 62

- Uzviyi ulvileştirmek bakırdan altın imal etmek gibi hayal. Hayatımıza salgı bezlerimiz hükmediyor. Şuurun karanlık bölgelerinden yükselen çığlıkları susturamıyoruz. Çığlık homurtu oluyor nihayet. Homurtu uğultuya inkılap ediyor.

            Quinze-Vingts Geceleri IV, s. 93

- Türk aydını yangından kaçar gibi uzaklaşıyor memleketten. Hayır, kirlettiği bir odadan kaçar gibi... 1963 Türkiye'si Voltaire'lerin Fransa'sından yüz kere daha hür. Voltaire'ler nerede?

            Kaçanlar, s. 105-106

- Akdeniz, Doğu ile Batı'nın zifaf yatağı.

- Sermayedara "işveren" payesini tercih eden bir cemiyet elbette ki liberalizmi takdis etmektedir... Tanrı gibi bir velinimet.

- Kelime Bir Kıymet Hükmü, s. 143

- Hint'i tanımak zorundayız. İnsanlığın irfan ve idrakine istikamet veren iki yaratıcı millet var: Hint ve Yunan... Biz bu iki ülkenin merkezindeyiz. Akdeniz Doğu ile Batı'nın zifaf yatağı...

            Tanımıyoruz Hint'i, s. 150

- İnsanlık bir merdiven basamaklarından çıkar gibi yükselmez. Zıplamalar, hep aynı istikamete yönelmiş değildir. Zar atar insanlık, kâh kazanır, kâh kaybeder.

- İnsanlık bir merdiven basamaklarından çıkar gibi yükselmez. Zıplamalar, hep aynı istikamete yönelmiş değildir. Zar atar insanlık, kâh kazanır, kâh kaybeder.

             Claude Lévi-Strauss'u Okurken, s. 166

- Havarilerini halkedemeyen İsa'nın yeri tımarhanedir, çarmıh değil.

            Olemp'e Giden Adam, s. 249

- Ve sevmek. Avam için din, kendi gibi düşünmeyenleri yok etmek hürriyetidir. Nazif dinim kinimdir diyordu. Bir Asur kâhini hortlamış, bir Asur kâhini. Kinle bağdaşan bir din, din olmaktan çıkar.

            Anayasa, s. 296

- Düşünce şüpheyle başlar. Düşünce, tezatlarıyla bütündür. Zıt fikirlere kulaklarımızı tıkamak, kendimizi hataya mahkûm etmek değil midir?

- Acıları dev aynasında büyüten rezil bir hassasiyetim var.

- Hepimiz sefil birer kuklayız. Tek gücümüz: intibak kabiliyeti.

- Şeytanın ruhuna eziyet ettiği kişi, acısını, hiç düşünmeden en yakınından çıkarır.

- Entelektüel, dünyayı her gün yeni baştan kurabileceğine inanan adamdır, Descartes'dan beri aklın ve idrakin cihanşümul olduğunu anlamıştır.

- Bataklıktan göklere süzülen bir tarla kuşu gibi, kasıklarıyla düşünen ve göbekten aşağısıyla yaşayan bu azgın hergele sürüsünden uzaklaşmaya bak. Yoksa gübresin, leş gibi gübre…

Bu Ülke

-           Her büyük adam kucağında yaşadığı cemiyetin üvey evladıdır.

            s. 35

-           Bazen bir kuyuya benziyor hayat; kör, pis, zehirli bir kuyuya. Boğuluyorum, ölüme      koşacak mecalim kalmıyor, kimseyi görmüyor gözüm. Sevdiklerim yabancılaşıyor. Kitaplar tuğla oluveriyor birden. Dostlarımın sesini tanımıyorum. Varlığım bir tele asılıyor. Bir kâbus bu, bir hastalık. Gözlerimi kaybettikten sonra bu kuyuya sık sık düştüm… İstediğini yapamamak, sakatlığımdan doğan bir aciz… Acılarımı dev aynasında büyüten rezil bir hassasiyetim var… Aczime tahammül edemiyorum… Bu, hayatımın perde arkasındaki ardı arkası kesilmeyen uğultu.

s. 44

- Düşünce dünyasını fethe çıkanların uğrayacağı ilk ülke Hint olmalı. Hint bütün inançlara söz hakkı tanır. Çağdaş Avrupa en aydınlık taraflarıyla Hint’in bir devamıdır. Hint belki bütün hakikat değil ama hakikat.

s. 45

- Olemp'i ararken Hint çıktı karşıma.

s. 45

- Tefekkür vuzuh ile başlar, kurtuluş şuurla.

- Tefekkür vuzuh (anlaşılabilir olmak e.n.) ile başlar, kurtuluş şuurla.

        s. 51

- Sol ve sağ… Çılgın sevgilerin ve şuursuz kinlerin emzirdiği iki ifrit.

        s. 79

- Murdar bir halden muhteşem bir maziye kanatlanıp uçmak gericilikse, her namuslu insan gericidir. IV. Murat’a: Süleyman devrine dön! diye haykıran Koçi Bey’den Reşit Paşa’ya kadar - Osmanlı Devleti’nin bütün ıslahatçıları gerici. Dante, yaşadığı çağdan iğrenir. Balzac eserini iki ezeli hakikatin ışığında yazar: Kilise ve krallık. Dostoyevski maziye aşık. Dante gerici, Balzac gerici, Dostoyevski gerici.

     s. 80

- Kelam, bütünüyle haysiyettir.

  s. 82

- Tarih, eserlerini iki defa oynarmış: Önce trajedi, sonra komedi olarak. Roma’nın kazları heybetli bir trajedinin kahramanıydılar, bizimkiler tatsız bir komedinin aktörleri.

   s. 85

- Kamus, bir milletin hafızası, yani kendisi; heyecanıyla, hassasiyetiyle, şuuruyla.

s. 86

- Slogan, ilkelin ideolojisi.

s. 93

- Düşünceye hürriyet, sonsuz hürriyet. Kitaptan değil, kitapsızlıktan korkmalıyız.

s. 94

- İzm'ler idrakimize giydirilen deli gömlekleri.

s. 90

- İdeolojiler, uçurumları aydınlatan hırsız fenerleri. İstemesek de onlara muhtacız. Kaosu kozmos yapan insan zekası, tecrübelerini ideolojilerde sergilemiş. İdeolojiye düşmanlık, tek izm’e teslimiyettir: Obskürantizme. İdeolojiler siyaset dünyasının haritaları. Haritasız denize açılınır mı? Ama harita tehlikeli bir yolculukta tek kılavuz olamaz. Pusulaya da ihtiyaç var. Pusula: Şuur. Tarih şuuru, milliyet şuuru, kişilik şuuru.

 s. 93

- Hafızaya çakıl taşı gibi saplanan bilgi kırıntılarına yeni bir ad bulduk: Kültür.

s. 99


- Kitap, istikbale yollanan mektup… smokin giyen heyecan, mumyalanan tefekkür.

- Kitap, istikbale yollanan mektup… smokin giyen heyecan, mumyalanan tefekkür.

s. 100

- Kitap fazla ciddi, gazete fazla sorumsuz. Dergi, hür tefekkürün kalesi.

s. 100

- Her toplum bir kitaba dayanır: Ramayana, Neşideler Neşidesi veya Kur’an: "Senin kitabın hangisi?"

s. 106

- Tarihimiz, mührü sökülmemiş bir hazine.

s. 106

- Kütüphane bütün çağların, bütün ülkelerin ölümsüzleri ile dolu.

s. 107

- Düşünceye câzip ve parlak bir biçim vermek küçültür düşünceyi. Büyük yazar içinden gelen sesi olduğu gibi haykırandır. Kelimeleri kullanırken avamın hoşuna gidip gitmeyeceğini düşünmez.

s. 108

- Bayağı, hissetmeyendir.

s. 108

- İngiliz hodgamdır. Bir millet değil de bir yığın. Yığın düşünmez, mâruz kalır. Nezleye yakalanır gibi tutulur bir fikre. Ateşi yükselince arslanlaşır, nöbet geçirince her mukaddesi unutuverir.

s. 109

- Duygunun asaleti, kuvvet ve isabetindedir.

s. 109

- Gerçek bilgi, disiplinli ve denenmiş bilgidir.

- Gerçek bilgi, disiplinli ve denenmiş bilgidir.

s. 109

- Olgunlaşmak kalbin daha hassas, kanın daha sıcak, zekânın daha işlek, ruhun daha huzurlu olması demek.

s. 110

- Okumak, iki ruh arasında âşıkane bir mülâkattır.

s. 111

- Gerçek hükümdarlar, ebedi hükümrandırlar. Hazineleri yağma edildikçe zenginleşirler.

s. 111

- Meçhule açılan bir kapıdır kitap. Meçhule, yani masala, esrara, sonsuza.

s. 111

- Mütercim, mutlak’ı arayan bir çılgın, “felsefe taşı”nı bulmaya çalışan bir simyagerdir. - Bir Sizifos’tur belki, bir haber taşıyıcısı değil.

s. 118

- Şiir ne bir teşrih masasıdır, ne bir teşhir çarmıhı.

s. 124

- Polemik zekaların savaşıymış. Zekalar birbiriyle savaşmaz.

- Polemik zekaların savaşıymış. Zekalar birbiriyle savaşmaz. Kinlerin, peşin hükümlerin, gizli çıkarların savaşı, polemik. Eski bir inancı yok etmek isteyen yeni bir düşüncenin savaşı. Ve her mübariz kendi cephesinde muzaffer.

s. 127

- Yaşayanları yöneten ölülerdir. Demek ki öldürülmesi gereken ölüler de var.

s. 128

- Yumuşak kalplilik de olmaz polemikte. Ölüm bir mazeret değildir. Voltaire: “Yaşayanlara saygı borçluyuz az çok.” diyor… “Ölenlere tek borcumuz kalmıştır: Hakikat “

s. 128

- Gitmek, kaderin hatalarını düzeltmektir.

s. 135

- Kahramanlık, hatada ısrar etmemektir.

s. 140

- Asya’nın bütün evlatları içinde Batı’nın ilk benimsediği: Zerdüşt. Buda’yla Konfüçyüs’ün sesi uzun zaman erişmez Avrupa’ya ve Asya’nın hikmetini tek başına Zerdüşt temsil eder. Musevilik Zerdüştlüğün damgasını taşır: Hayırla şer arasındaki ikilik, meleklerle cinlerin savaşı, kıyamet gününe iman… Hep O’nun yadigârı… Hıristiyanlık Zerdüşt olmadan anlaşılmaz.

s. 145

- Aldatmayan tek sevgili var dünyada: mutlak güzel.

s. 152

- Her çağ kendi kelimelerini söyletmiş kelimeye; her demagog kendi yalanlarını.

- Her çağ kendi kelimelerini söyletmiş kelimeye; her demagog kendi yalanlarını.

s. 169

- Batı'dan gelen hiçbir "izm" masum değildir.

s. 188

- İrfan, düşüncenin bütün kutuplarını kucaklayan bir kelime.

s. 173

- İrfan, kemale açılan kapı, amelle taçlanan ilim.

s. 173

- Kültür, Homo ekonomikus’un kanlı fetihlerini gizlemeye çalışan birer şal.

s. 173

- Kültür, kaypaklığı, müphemiyeti ve seyyaliyetiyle Avrupa’dır. Tarif edilmeyen, edilemeyen bir kelime.

s. 173

- Batı’nın düşünce tarihi akılla naklin mücadele tarihi.

- Din, Avrupa için bir afyondur, bütün ideolojiler gibi.

s. 177

- Yığın hale (şimdiye) hükmeder, büyük adam istikbale (geleceğe).

s. 206

- Şark Sadi’den Gandi’ye kadar aksi kanaatte: “Yemin ederim ki, dünyanın bütün toprakları bir tek insanın kanını akıtmaya değmez.”

s. 206

- Şiddeti yok eden şiddet, yalanların en alçakçası değilse vehimlerin en şairanesi. Her kavganın ezelî mazereti: Son kavga olmak.

s. 207

- Raskolnikov sarsıntı geçiren bir toplumda yapayalnızdır. Dosto gibi.

- Şuuraltı (psikanaliz) her istediğini kolayca elde eden mutlu azınlığın imtiyazı.

s. 208

- Kendini tanımak, marifetlerin marifeti.

s. 209

- Rasyonelden irrasyonele itildiğimizin farkıda değiliz... Belki de medeniyet uyuyor ve zaman zaman rüya görüyor.

s. 212

- Kutuplar arasında ahenk kurulmadıkça insanlık tehlikededir.

s. 212

- Koestler ya komiser ya Yogi diyor. Gandi zirvelere yükselen üçüncü yolun müjdecisi... - Düşmanı dost ederek yok etmek. Küçültmek değil küçülmekten kurtarmak. Tek düşman var aldanan... Savaş bir irşat. Savaş, ışıkla karanlığın diyaloğu. Düşman, gözü bağlı olandır. Savaşın amacı, bu bağları çözmek; kinin, öfkenin, peşin hükmün, küçümseyişin bağlarını, güvensizliğin, inadın bağlarını... Zor hayvana yakışır.

s. 214

- Voltaire'in kahkahası baykuşun ulumasından farksız, yakın harabelerin rüyasıyla sermest bir baykuşun... Bu çökmeye hazır medeniyet üç sütün üzerinde duruyor; süngü, açlık, fuhuş. Fransa yorgundur, zaferden yorgun, sefahetten yorgun.

s. 216

- Tarihi yaratan, fertle yığın arasındaki anlaşmazlık.

s. 217

- Tarihin mimarı: İsyan; kadere, zamana, insana.

s. 217

- Yaratan'ın elinden çıkarken her şey güzelmiş, kime göre güzel? Evren bir ham madde deposu. Her şeyi biçimlendiren insan; güzel de iyi de insan icadı.

s. 219

- Mukaddime bulutları dağıtan bir rüzgâr. "Scienza Nuova" teolojinin sisleri arkasında çakan bir şimşek. İbn-i Haldun akıl, Vico seziş. İkisi de zirvededir. Tunuslu filozof bir kartal gibi yükselir bulutlara. İtalyan zirveye tırnakları ile tırmanır.

s. 230

- Diderot'un delişmen bir kahramanı, ne lüzum var dahiye der, dünyanın başına dert açan hep o. Deha tabiatın en tehlikeli armağanı... Dahinin tabiat üstü bir yardımcısı yok. Tek yardımcısı beyni.

s. 225-226

- Dahi, münzevi bir yıldız; anasız doğan çocuk, anasız doğan ve zürriyetsiz ölen. Zirveden zirveye akseden şarkı.

s. 227

- Her Mayıs Balzac'la yeniden doğarım. Dante için Vergilius ne idi bilmiyorum.

s. 235

- Kronoloji: Aptalların tarihi.

s. 237

- Dahi hocasını iyi seçendir.

s. 234

- Din, bir susuzluk, sonsuza karşı duyulan özlem. Bilgi değil, aşk. Aşk öğretilir mi? Dini mektebe sokmak yanlış.

s. 242

- Hapishane, maskelerin çıkarıldığı yerdir.

s. 248

- Ulu çamlar fırtınalı diyarlarda yetişir.

s. 248

- Mahalle kavgaları, tefekkürün zirvelerine ulaşmamalı.

s.251

- Kelime: Senin yıldızların kelimeler, söyle raksetsinler, alev saçlarıyla sonsuz bahçesinde hayallerinin. Kelime ormanda uyuyan dilber; şair uzaklardan gelen şehzade. Öyle seveceksin ki kelimeleri, sana yetecekler. Yıldızlar Tanrı’ya yetmiş mi? Kelimeler benim sudaki gölgem, okşayamam onları, öpemem. Bir davet olarak güzel kelime ve muhterem. Gönülden gönüle köprü, asırdan asıra merdiven. Kelime kendimi seyrettiğim dere. Kelime sonsuz, kelime adem.

s. 257

- Havarilerini yaratamayan İsa'nın yeri tımarhanedir, tarih değil.

s. 274

- Söz, iki sonsuz arasında bir çırpınış.

s. 279

- İnsanlık daima kötü oyuncaklar peşinde koşan bir çocuk.

s. 286

- Bana hakikati değil kendini ver. Kendini, yani rüyanı. Olmak istediğin gibi görün, olduğun gibi değil. Zaten nasıl olduğunu biliyor musun? Her yalan bir yaratış.

s. 288

- Hiçbir zafer umulanı getirmez, hiçbir bozgun mutlak değildir.

s. 293

- Bilgi, sonu gelmeyecek olan bir fetihtir.

- Hayat herkesin yaşadığı, kimsenin yaşamaktan hoşlanmadığı komedya.

- Güneş ülkeleri aydınlatır, sözler milleti.

Umrandan Uygarlığa

- İnsan zekası çevresinden tiksindiği için sanata ve felsefeye sığınır.

- Hasta ile sıhhatli adam arasındaki fark şu: hastanın başlıca kaygısı kendi varlığıdır; sıhhatli adam dış dünyayla uğraşır. Fransız düşünçesi sıhhatli bir çevrede gelişmiştir. Bakışları dış dünyaya çevrili,onu tanımak, onu kavramak ister. Fransız felsefesinin uğraştığı problemler: nazari hakikat, epistemoloji, matematik, psikoloji, sosyoloji. Hasta bir çevrede gelişen Alman düşünçesinin temel kaygısı kendi hastalığı ve onun tedavisidir. Almanya'daki bütün felsefe sistemlerinin hareket noktası ahlak problemidir.

- Machiavelli'yi ümitsizliğe düşüren, insanları değişmez sanması, rejimlerin devri olarak birbirini takip ettiğine inanması.

- Tanzimat sonrası Osmanlı irfanının dikkate layık bir tezadı: Avrupa'nın kültür emperyalizmine cihat açan Osmanlı Sadrazamı yazılarını Fransızca kaleme alırmış.

- Gelişen toplumlarda insanı insanla kaynaştıran, yığını millet yapan, inanç birliği. İnananlar kardeştir, diyor İslâmiyet. Kan biyolojik bir mefhum: karanlık, esrarlı, kör. İnsanlaşmak biyolojinin esaretinden kurtulmaktır. Tek insanî değer var: iman. İman ayırmaz birleştirir. İman yani hisle yoğrulan, heyecanla kanatlanan, yaşayan ve yaşatan düşünce.

Diğer

- Birbirini bütün tedaileriyle karşılayan iki kelimeye ne aynı dilde rastlarsınız ne iki ayrı dilde.

- Kitap, zekayı kibarlaştırır.

- Bu memlekette sağcı solcu, ilerici gerici yoktur, bu memlekette namuslu ve namussuzlar vardır. Siz namuslulardan olun.

- Yalnız seninim. Ve yalnız beni düşündüğün müddetçe aşkımızın ömrü ebedîdir. Büyüyü ancak ihanetin bozar. Manevî ihanetin. Bir an için gözbebeklerinde raksedecek herhangi bir yabancı hayal... O zaman bu rüya bir kabusa döner ve bir uçurumun kıyısında uyanırsın.

- Olimpos dağının çocukları Hira dağının evlatlarını asla kabullenemeyecektir.

- Zulmün olduğu yerde, tarafsızlık namussuzluktur.

- Kıyasıya bir savaştı bu, haç'la hilal'in, batı'yla doğu'nun, imanla inkarın savaşı!

- Şeytan için insan neyse, İngiltere için dünya odur.









































7.gök

(Ve son Utuabzu geldi "göğe.")


Utuabzu demek Bilim yöneticisi demek


3.İsrafil Sekar (3.8) Salim Kuyumcu

 

Salim Kuyumcu (03.08.1971 Samsun-Terme-Kuşça) doğumludur. 1993 Yılında Erc. Ünv. Mühendislik Fakültesi Makine Mühendisliğinden mezun olmuştur.

 “Meryem’in oğlu, kendisine nimet verdiğimiz ve İsrailoğulları’na örnek yaptığımız bir kuldu” Zuhruf suresi 59.ayet


“Hiç kuşkusuz, o, kıyamet saati için bir bilgidir. O halde sakın o saat hakkında şüpheye düşmeyin; bana uyun. Dosdoğru yol budur.”                                          Zuhruf suresi 61.ayet


“O Refi‘dir, dereceleri yükseltendir; arşın sahibidir. Buluşma günü hakkında uyarmak için emrinden olan ruhu kullarından dilediğine indirir.”                          Mümin suresi 15. ayet 


Arş demek  Resuller (Bakara suresi 38.ayet) demek, 

Buluşma günü demek Kıyamet saati demek, 

Emrinden olan ruhu demek Peygamber İsa‘nın ruhu demek, 

kullarından dilediğine indirir demek Sekar Salim Kuyumcu (iniş tarihi 31 Ocak 2006) demek,


“Ey iman sahipleri! Özü-sözü bozuk birisi size bir haber getirdiğinde, hemen araştırıp inceleyin /  delil arayın! Yoksa bilgisizlikle bir topluluğu suçlar da yapmış olduğunuza pişmanlık duyar hale gelirsiniz.”                                                       Hucurat suresi 6.ayet

“Bilir misin nedir sekar?”

Müdessir suresi 27.ayet

Se demek 3. demek,

Kar demek 8 / Resul demek,

Sekar demek 3.8 / Resul demek,


LEVH-İ MAHFUZ (Buruc suresi 22.ayet; “Kimya Periyodik Tablo”)

Kimya Peryodik Tablo8., 9.,10.,sütunlar, demek 8B 8B 8B demek,

8B 8B 8B demek 1 8 8 1 – 1 9 3.8 demek,



                8.sütun/8                    9.sütun/8                                          10.sütun/8

Ma(Allah) te(Peygamberler) ma( Zulkarneyn M.KAtatürk )’tik(Sekar Salim Kuyumcu)


1881-1938 demek“8 (Cennet simgesi)/Arş’ı taşıyanlar:Mümin s.7.a,Hakka s.17.a,”demek,


 

19 Mayıs 1919  ve  55 Samsun im’i: 19 Simgesi + 55 + Anı+Sayı

Kimya Periyodik Tablo 1.sütun 3.sütun 6.periyot:


Necm suresi 49. ayet, demek Halley Kuyruklu Yıldızı işareti / 75- 76yıl demek,

Halley Kuyruklu Yıldızı işareti / 75- 76 yıl demek Fizikçi Albert Einstein (-1955’te 01:55) 76 yaşında demek,


Fizikçi Albert Einstein (-1955’te 01:55)76 yaşında demek

Kimya peryodik tablo 1.sütun 3.sütun 6.periyot: demek,

Kimya peryodik tablo 1.sütun 3.sütun 6.periyot: demek 55 Cs / Samsun 57 / 71 demek,

Kimya peryodik tablo 3.sütun 6.periyot 57 / 71: demek 19 Mayıs 1919 demek,


19 Kuralı:


19 1.İsrafil Zulkarneyn Mustafa Kemal Atatürk                                           

19 2.İsrafil Edebiyatçı Hüseyin Cemil Meriç                                                 

19 3.İsrafil Sekar Salim Kuyumcu    


57 demek Zulkarneyn Mustafa Kemal Atatürk’ün yaşı demek,

71 demek Edebiyatçı Hüseyin Cemil Meriç’in yaşı demek,

71 demek Sekar Salim Kuyumcu’nun doğum yılı demek,






Zulkarneyn Mustafa Kemal Atatürk

   (1881- (19 Mayıs 1919 – 55Samsun) -1938;09:05 / 57 yaşında)

An-ı:1995 Aralık ayı: 

Danimarka/Kopenhag-Tivoli müzesi: 

Fizikçi Albert Einstein 

balmumu heykeli ile fotoğraf anısı

 “Delil” 

Fizikçi Albert Einstein                                                       Sekar(38) Salim Kuyumcu

   (1879 –1955; 01.55)                                     (03.08.1971- 55Samsun)(38 Kayseri Erc.Ünv.)


                                                  Edebiyatçı Hüseyin Cemil Meriç

(1916– 1955(1954’te geçirdiği kaza sebebi ile 1955’te görme yetisini kaybetti)– 1987/ 71yaşında)

An-ı:Ünye Lisesi, 1987 yılında arkadaşının teşviki ile teşekkür belgesi almak için

Edebiyat hocası Hüseyin beye 2.dönem için çok çalışacağına dair verilen söz (16 yaşında, C.Meriç ve S.Kuyumcu Doğum yılları arası 55 yıl)).

 


“Allah buyurdu: “Ey Adem, haber ver onlara onların adlarını.” Adem onlara onların adlarını haber verince, Allah şöyle buyurdu:” Dememiş miydim ben size! Ki ben, göklerin ve yerin gayb’ını en iyi bilenim, A’lem’im. Ve ben, sizin açığa vurduklarınızı da saklaya geldiklerinizi de en iyi bilenim.”                                     Bakara suresi 33.ayet


Adem demek Seçilmiş erkek insan demek

Bakara suresi 31.ayet Adem: MÖ 4000 Sümer 1.Kralı İlk Peygamber Alulim (Adapa)

Bakara suresi 33.ayet Adem: Sekar (3.8) Salim Kuyumcu

 

“O Allah ki, Tanrı yok kendinden başka, o büyük arşın rabbidir O.”

Neml suresi 26.ayet,

Büyük Arş demek “Evren yaratılış planı (7 gök)” demek,  


Sümer 1.Kralı İlk Peygamber Alulim’e (Adapa/Adem)verilen:“Evren yaratılış planı” ve öğretilen isimler


İlk "cennet veyeryüzü içinplanlarınıtamamladı" Uanna olduğunu,  

İkinci "kapsamlı zeka ile donatılmış olan" Uannedugga olduğunu,      

Üçüncü "İyi bir kader tahsis edildi" Enmedugga geldi,                                             

Sonraki "bir evde doğdu" Enmegalamma oldu,                           

Beşinci "mera arazisi üzerinde büyüdü" Enmebulugga oldu                                     

Altıncı An-Enlilda"Eridu şehrinin hokkabaz" dir,                          

Ve son Utuabzu geldi "göğe."                                                     


“Gökleri,  yeri ve bunlar arasındakileri altı gündeyaratıp sonra Arş üzerinde egemenlik kuran O’dur! Rahman'dır O!. Haberdar olana sor O’nu!” 

                                                                                                  Furkan suresi 59. ayet


altı gün demek Güneş-Yerküre-Ay-Su-Yaşam ve Hava oluşum evreleri demek


                          An demek Tanrı” demek,

1.gün Utu→Güneş………………………….…...4.570 milyar yıl

2.gün Ki (Ninhursag)→Yerküre/Toprak…..…..4.467 milyar yıl

3.gün Nanna→Ay……….……………………….4.427 milyar yıl

4.gün Enki→Su……………………….………….4.100 milyar yıl

5.gün İnanna→Yaşam………….……………….3.850 milyar yıl 

6.gün Enlil→Hava……………..……..………….3.800 milyar yıl


“Göklerde ve yerde kim varsa O’dan ister. O her an yeni bir iş ve oluştadır.”

Rahman suresi 29.ayet

Allah ne demek?


Allah: Yaratan, yapıp-eden, ezeli, ebedi olmayan eşsiz, ortaksız kudret


Kainatın yaratılışı dahil tabiattaki tüm hareketlilik bir iştir. İşin (W= F x s) basit tanımı kuvvetin (kudret) hareketidir. Tüm bu işleri Allah yaptığına göre:


Allah demek Kuvvet demektir!


Temel kuvvet

Temel etkileşimler aynı zamanda temel güçler olarak da bilinirler. Temel etkileşimler fiziksel sistemlerde daha temel etkileşime indirgenebilir olması görünmüyor. Dört geleneksel olarak kabul edilen temel etkileşimler vardır. Bunlar  kütleçekimsel, elektromanyetik, güçlü nükleer ve zayıf nükleer etkileşimlerdir. Her biri bir alan dinamikleri olarak anlaşılmalıdır. Kütleçekimi kuvveti sürekli klasik alan olarak modellenmiştir. Diğer üçünun ayrı kuantum alanları şeklinde modelleşmiştir.


Sonsuzluktaki bütün kuvvet uygulamaları Allah’ın iş uygulamalarıdır. Allah Nur’u (Atom) ile nesnesel oluşum içindedir.


Kuvvet (F= m x a) ise tanımı itibari ile hareketli kütledir. Kısaca Allah Kütle’dir.  Kütlenin bir diğer tanımı ise Enerji’dir. 


Enerji ; Fizikte, Enerji doğrudan doğruya gözlemlenemeyen fakat kendi konumundan hesaplanabilen fiziksel sistemin geniş, korunmuş bir özelliğidir. 

Kütle, Fizikte, kütle, Newton'un ikinci yasasından yararlanılarak tanımlandığında cismin herhangi bir kuvvet tarafından ivmelenmeye karşı gösterdiği dirençtir. Doğal olarak kütlesi olan bir cisim eylemsizliğe sahiptir.


Sonsuzlukta özel ve tek olan bir şey varsa o da Karanlık Enerji’dir.


Öyleyse;


Allah demek Karanlık Enerji demektir!

Enerjinin korunumu yasası şöyle söyler: Enerji ne yaratılabilir ne de yok edilebilir, sadece farklı biçimlere dönüştürülebilir. Enerjinin bir hacim alanı içerisindeki bütün biçimlerinin toplamı sadece o hacme giren ya da o hacimden çıkan enerji miktarı ile değiştirilebilir. Enerjinin önemi için diğer sebep; enerjinin alabileceği farklı biçimlerin sayısıdır.


Karanlık enerji, kozmolojik verileri açıklamak için öne sürülmüş bir tür enerjidir. Evrenin karanlık enerji yoğunluğu 1,67 x 10-27 kg/m3,Güneş Sistemi’nin Plüton’un yörüngesinin içinde kalan kısmındaki toplam karanlık enerji miktarının ise yaklaşık 6 ton olduğu hesaplanıyor. Bu değerler çok küçük olmasına rağmen, sıradan madde ve karanlık maddenin aksine karanlık enerji uzaya homojen olarak yayılır. Evrendeki toplam karanlık enerji miktarı hem madde miktarından hem de karanlık madde miktarından çok daha fazladır. Gözlemlenebilen evren yaklaşık olarak %68,3 karanlık enerji, %26,8 karanlık madde , %4,9 sıradan madde içerir.


Sonsuzluk Karanlık Enerji’den (Allah) ibarettir. Karanlık Enerji canlıdır, duyguludur,zekidir ve düşünebilmektedir.  Duyabilir, görebilir, tad alabilir, hissedebilir ve koku alabilir.


Karanlık enerji

Karanlık madde ve karanlık enerjinin evrendeki tahmini dağılımı. Grafiğe göre evrenin %74'ünü karanlık enerji, %22'sini karanlık madde, %3,6'sı ise bildiğimiz anlamda atomlardan oluşan ve galaksiler arasında bulunan gazlar, %0,4'ünü ise yine bildiğimiz anlamda atomlarda oluşan yıldızlar, gezegenler vb. oluşturmaktadır.

Karanlık enerji; fiziksel evrenbilim'de, astronomi'de, astrofizik'te ve gök mekaniği'nde, evreni sürekli genişlettiği ve galaksileri birbirlerinden uzaklaştırdığı varsayılan bir enerji türüdür.

Bilinen fizik kurallarına göre, herhangi bir şekilde hareketlendirilen bir cisim ya zamanla hızı azalarak durur ya da hiçbir enerji kaybı yoksa aynı hızla hareketine devam eder. Örneğin Dünya'da fırlatılan bir cismin hızı azalır ve bir süre sonra durur. Bunun nedeni Dünya'da sürtünmeden ve yer çekiminden dolayı enerji kaybına uğramasıdır. Eğer yerçekimsiz ve havasız bir ortamda (uzayda) aynı cismi fırlatırsak karşısına bir engel çıkana kadar hareket eder. Evren ölçeğinde bu engel kitle yerçekimi gücüdür. Evren'in kendisi ise bahsedilen fizik kuralları aksine Big bang'den beri genişlemektedir ve zamanla evrenin genişleme hızı da artmaktadır.

Bilim insanları bunu keşfettiklerinde bu hızı artıran bir enerji olması gerektiğine karar vermişlerdir. Bu varsayılan enerji karanlık enerji olarak adlandırılmıştır. Karanlık enerjiden ilk bahseden bilim insanı "Alan Guth" evrenin büyük patlamadan sonra ani genişlemesini gizemli bir karanlık enerjinin varlığına dayandırmıştır (1980). Daha sonra "Saul Perlmutter ve Brian Schmidt" adlı iki fizikçi gözlemleri sonucu evrenin genişleme hızının arttığını ve bunun uzayın bir tür içsel gerilimi diyebileceğimiz karanlık enerji olduğundan söz etmişlerdir (1998). Tam olarak çözülemeyen Karanlık Enerji hakkında araştırmalar halen sürmektedir.

"Karanlık madde ve Karanlık enerji"

Bu iki kavramdaki karanlık ibaresi, bunların; bırakın maddeyle, ışıkla bile herhangi bir etkileşime girmemelerinden ileri gelir. Işık, görmenin anahtarıdır ama bu iki kavram ışıkla etkileşimi olmadığı için görünmezler. Büyük patlamadan sonra muhtemelen ilk 5 milyar yıl karanlık maddenin çekim gücü evrenin hakimi iken sonrasında karanlık enerji evrenin mutlak hakimi konumuna yükselmiş bunun sonucu olarak evren her geçen gün artan bir hızla büyümektedir. Bildiğimiz anlamdaki maddesel yasalar, bilinen evrenin sadece kabaca yüzde 5'i ile ilgilidir. Geriye kalan %95 hala bizler için bilmecedir. Son gözlemler sonucunda evrenin %23'ünün karanlık madde, %72'sinin ise karanlık enerjiden oluştuğu sanılmaktadır.

Aslında karanlık enerji kavramını ilk kez Albert Einstein ortaya çıkarmıştır. Bulmuş olduğu görecelik teorisine göre formüllerini kullanarak, evrenin asla sabit hacimde kalamayacağını, genişleyeceğini ve/veya çökeceğini hesaplamıştır. Ancak Hubble'ın, evrenin hep genişlediğini kanıtlamasıyla bulmuş olduğu bu yeni enerjiye saçma sapan enerji demiş, kendi de aslında formülleriyle kanıtladığı karanlık enerjiyi önemsememiştir.

Alternatif görüşler

Bazı görüşlere göre evrenin genişlemesine karanlık enerjinin etkisi düşünülenden daha azdır. Sınırsız patlama teorisi olarak adlandırılan bir teoriye göre sürekli olarak yeni big bang'ler ile evreni genişleten bir sistem bulunmaktadır. Buna göre; Evren ne kadar genişlerse galaksiler evrene homojen dağılmak isteyecektir. Bunun nedeni fizik kanunları ve kütleçekim teorisidir. Evren bir başka patlamayla genişledikçe galaksilerde homojen dağılmak için birbirinden uzaklaşır. Özetle; galaksilerin birbirinden uzaklaşmasında karanlık enerjinin etkisinden çok bu genişleme olayının etkisi vardır. CERN fizikçilerinden Dragan Hajdukovic hem karanlık maddeye hem de karanlık enerjiye açıklama getiren yeni bir yaklaşım sundu. Fizikçiler, öncesinde uzay boşluğu olarak tanımlanan dokuya kuantum vakum diyorlar. Çünkü artık onun boş olmadığını, parçacıklar ve bunların karşıt eşleriyle dolu, yani madde ile antimadde bir araya geldiğinde birbirlerini yok ediyorlar. Hajdukovic, madde ve antimaddenin sadece zıt yüke sahip olmadığını, kütleçekimsel olarak da zıt özellikler taşıyabileceklerini söylüyor. Hajduovic'e göre madde pozitif, antimadde ise negatif kütleçekimine sahip. Madde yoğunsa çekme, antimadde yoğunsa itme kuvveti oluşuyor.


Kebir: Tüm büyüklük ölçülerinin kavramayacağı şekilde büyük olan, sonsuz


Karanlık Enerji Sek’tir. Yani bileşensizdir. Bu nedenle Saydam’dır. Görmeye müsaittir. Saydam bir ortam sınırsız olunca Karanlık olarak görünür. Sonsuzluk ta hiçlik yoktur. Sonsuzluk Karanlık Enerjiden ibarettir.,


“…,karanlıklara ve nura vucud vermiştir…”

En’am suresi 1.ayet,


Hakikatte Allah (Karanlık Enerji) Saydamdır, gözle görünmez. Enam suresi 1. Ayette bahsedildiği gibi Allah (Karanlık Enerji) Karanlığa vücut verdiği için Karanlık olarak görünür.


Allah yaşadığı yanlızlık duygusunu çözümlemek için alt kültürler (Melekler, Cinler ve İnsanlar) yaratmaya karar verir. Planlamasını yapar ve bizlerin büyük patlama dediğimiz olay, Karanlık Enerji’nin kütlesel olarak maddeye dönüşümüdür (Enam suresi 1.ayet; nura vucud vermek).


Fatır:Yaratan. Birtakım varlıkları yarıp parçalayarak yeni varlıklara ve oluşlara vücut veren


“……….Allah’ın göklerde ve yerde vücut verdiği şeylerde,…..”

Yunus suresi 6.ayet

Kur‘an-ı Kerim 

“Bilgi ile donanmış bir toplum için ayetleri, Arapça bir Kur‘an haliyle ayrıntılı kılınmış bir kitaptır bu.                                                                                           Fussılet suresi 3.ayet, 


Neml suresi 26.ayet; Büyük Arş (Evren Yaratılış Planı) 

Enam suresi 1.ayet; Atom (Nur) yaratılışını (Büyük patlama / Big Bang) anlatır, 

Nur suresi 35.ayet; Atomu (Nur) anlatır, 

Buruc suresi 22.ayet; Kimya Periyodik Tablo‘yu (Levh-i Mahfuz) anlatır, 

Furkan suresi 59.ayet; 6 gün: Güneş, Dünya, Ay, Su, Yaşam ve Hava oluşum süreçlerini

                                   anlatır, 

Bakara suresi 28.ayet; Kimya‘dan (Atom) Biyoloji‘ye (Hücre) geçişini anlatır, 

Nuh suresi 17.ayet; Dünya‘da yaratılış (Cennet; Dünya) ve insan evrimini anlatır, 

Hud suresi 61.ayet; Bu Dünya‘da yaratılmışlık olgusunu vurgular, 

Taha suresi 55.ayet; Bu Dünya‘da yaratılmışlık olgusunu vurgular, 

Nuh suresi 14.ayet; Evrim süreçlerini ve yaşamın su ortamından karaya geçişini anlatır, 

Fussilet suresi 11.ayet; Yaşamın su ortamından karaya geçişini anlatır 

Mümin suresi 64.ayet; İnsansılardan insan evrimini anlatır, 

Araf suresi 11.ayet; Yaratılışı, Evrimi ve İnsansılardan insan evrimini anlatır, 

Enam suresi 133.ayet; İnsansılardan insan evrimini anlatır, 

Fussilet suresi 9.ayet; İnsan evriminin öncesini (1.gün) ve sonrasını (2.gün) anlatır, 

Mearic suresi 4.ayet; 50.000 yıl : Biyolojik evrim sonrası insanın kültürel evrim sürecini 

                                  anlatır, 

Bakara suresi 31.ayet (Yaratılış Planı): İlk Peygamber(Nebi) ve Resul 

Bakara suresi 33.ayet (Yaratılış Planı): Sekar (3.8/Resul) 

Bakara suresi 37.ayet; MÖ 4000 Sümer 1. Kralı İlk Peygamber Alulim‘i (Adem) anlatır, 

Nuh suresi 1.ayet; MÖ 2900 Sümer Şuruppak Kralı Peygamber Ziusudra‘yı (Nuh) anlatır, 

Meryem suresi 56.ayet; MÖ 2800 Sümer Kish Kralı Peygamber Çoban, (İdris) (Etana) 

                                     anlatır, 

Hud suresi 45.ayet; Sümer göçmeni Truvalıları ve Latinleri 

Mümin suresi 28.ayet; MÖ 1350 Mısır Kralı Akhenaton‘u anlatır, 

Ahzap suresi 40.ayet; MS 610 Son Nebi (Peygamber) ve Resul Muhammed Mustafa 

Maide suresi 54.ayet; Türklerin İslam Dinine geçişini anlatır, 

Rum suresi 2.ayet; Türklerin Anadoluyu fethini anlatır (Alparslan, Fatih Sultan II.Mehmed,) 

Rahman suresi 24.ayet; Edebiyatçı Baruch Spinoza‘yı anlatır  

Kehf suresi 86.ayet; İslam Coğrafyasın da Bilimin çöküşü anlatılır, 

Kehf suresi 90.ayet; Avrupa Coğrafyasın da Bilimin yükselişini anlatılır,

Kehf suresi 94.ayet Yecüc Mecüc

                                 Yecüc demek Devlet, Şirket ve Para ile aldatan insanlar demek

      Lat demek Otorite demek

      Uzza demek Şirket demek

      Menat demek Para demek

          Mecüc demek Din ile aldatan insanlar demek

Kehf suresi 96.ayet; Zulkarneyn Mustafa Kemal Atatürk devrimleri

Rum suresi 3.4.5.6.ayet; Osmanlının yıkılışı sürecinde, Allah‘ın Zulkarneyn M.K. Atatürk ile

                                       İslam inancı mensuplarına yardımını anlatır. 

Kehf suresi 83.ayet; Zulkarneyn Mustafa Kemal Atatürk‘ü anlatır, 

Necm suresi 49.ayet; Halley Kuyruklu Yıldızı‘nı anlatır (Fizikçi Albert Einstein), 

Mümin suresi 15.ayet; Peyg.İsa‘nın Ruhu‘nun yeryüzüne inişinin nasıl gerçekleşeceğini 

                                      anlatır, 

Müdessir suresi 27.ayet;Sekar(3.8) Araf suresi 7.ayet sözü Bakara suresi 33.ayet) 

Nur suresi 36.ayet; Kandil: Sekar (3.8) Salim Kuyumcu

Hicr suresi 87.ayet; "sana: Sekar(3.8) Salim Kuyumcu" 

                                "Kur'an-ı Kerim kapsamı "Yedi temel kavram": 

                                Yalnızlık(1), Matematik, Kimya, Fizik, Biyoloji, Psikoloji ve Psikiyatri. 

Araf suresi 187.ayet; "Kıyamet saati: Sekar(3.8) Salim Kuyumcu" 

Araf suresi 7.ayet; "Bütün serüven: Sekar(3.8) Salim Kuyumcu" 

Bakara suresi 33.ayet; "Adem / A'lem'u: Sekar (3.8) Salim Kuyumcu" 

Mülk suresi 5.ayet; "Kandiller / Bilgeler" 

                               ***Zulkarneyn Mustafa Kemal Atatürk

                               ***Yıldız Fizikçi Albert Einstein (Necm suresi 49.ayet) 

                               ***Edebiyatçı Hüseyin Cemil Meriç (Şuur)

                                ***Sekar(3.8) Matematikçi Salim Kuyumcu 

Nebe suresi 38.ayet; ""O" : Sekar(3.8) Salim Kuyumcu" 

Kalem suresi 1.ayet; "Kalem: Sekar (3.8) Salim Kuyumcu" 





SON


Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk yorumu gönderene aittir.

UYARI

Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk yorumu gönderene aittir.